Surp Pırgiç Manastırı, Malatya, 1913 (kaynak: Project Save Fotoğraf Arşivi).

Malatya – Manastırlar, Hac ve Ziyaret Yerleri, Kutsal Mekânlar (I)

Yazar: Varti Keşişyan, 28/04/26 (son değişiklik: 28/04/26) - Çeviren: Peder Narek Der Narekyan

Melitene-Malatya, Harput’un güneybatısında, Fırat Nehri’nin sağ kıyısından yaklaşık 15 km uzaklıkta, üç taraftan dağlarla çevrili Malatya’nın geniş ovasının kuzey kesiminde, deniz seviyesinden 940 metre yükseklikte yer almaktadır [1]. Bunun 7-8 km kuzeydoğusunda ise eski şehrin, yani tarihî Malatya’nın kalıntıları bulunmaktadır. Burada bir parantez açıp, modern Malatya’nın kuruluşunun çok eskiye dayanmadığını belirtmek gerekir. Nitekim, Türk-Mısır Savaşı (1839-1841) arifesinde Osmanlı ordusunun Malatya’da konuşlanmasıyla birlikte, halk şehirden çok uzak olmayan ve Aspuzu adıyla bilinen sayfiye yerine yerleşmiştir. Böylece, bol sulu, bağ ve bahçelerle zengin bu çevrede Yeni Malatya kurulmuştur [2]. Neredeyse terk edilmiş ve harabeye dönmüş olan eski şehir ise, yerli halkın “Eski Şehir” diye adlandırdığı küçük nüfuslu bir kırsal yerleşime dönüşmüştür. Yeni şehre “Yeni Şehir” adı verilmiş, Ermenice’de ise ayrıca “Aşağı Şehir” olarak anılmıştır [3]. Dolayısıyla, Eski ve Yeni Malatya’nın tarihi, birbirinin devamı yahut tek bir bütün olarak değerlendirilmelidir.

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Yeni Malatya’da üç kilise faaldi: Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) ya da Ana Kilise, Surp Yerrortutyun (Kutsal Üçlü) ve Surp Harutyun (Kutsal Diriliş). Ermeni nüfusun yoğunlaştığı mahalleler bu kiliselerin etrafında toplanmıştı. Her mahalle ya da kilisenin kendine ait bir mahalle (cemaat/millî) okulu bulunmaktaydı [4]. Ayrıca, 19. yüzyılın ortalarında Malatya’da teşekkül eden Ermeni Protestan, Katolik ve Latin cemaatlerinin de birer ibadet yeri (toplantıhane/kilise) ve kendilerine ait okulları vardı.

Eski şehirde ve çevresinde kısmen yarı yıkık, kısmen ayakta ya da tamamen harabe hâlinde bulunan çok sayıda kilise, manastır ve kutsal mekân mevcuttu: Surp Stepanos, Surp Toros, Surp Hovhannes, Surp Krikor Lusavoriç (Aydınlatıcı Aziz Gregor), Surp Pırgiç (Kurtarıcı), Anarzad Pıjişg (Kutsal Hekim) vb. [5].

1915 yılına kadar Malatya’nın tarihî episkoposluk bölgesi, Sis Katolikosluğu’na bağlı müstakil bir episkopal bölge olarak faaliyet göstermekteydi. Bu idarî yapı, Malatya, Kâhta, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Behisni ve Ağcadağ kazalarını, bunlara bağlı köy ve nahiyelerle birlikte kapsamaktaydı [6]. Malatya kazasına bağlı olarak Ortuzu, Çırmıktı, Muşovka, Ansur vb. çok sayıda Ermeni yerleşimi bulunan köy de mevcuttu [7].

Malatya Çevresindeki Ayakta Kalan Manastırlar

Malatya, kadim manastırları, kiliseleri, ziyaret yerleri ve kutsal mekânlarıyla zengin bir bölgeydi. Malatya Ermenilerinin tarihine dair kapsamlı eseri derleyip yayıma hazırlayan Arşak Alboyacıyan, Malatya çevresinde 14 manastır bulunduğunu, bunlardan ikisi ya da üçünün varlığını yakın zamanlara kadar koruyabildiğini belirtir [8].

Malatya’daki Ermeni manastırlarını ilk tasvir eden kişi Karekin Sırvantzdyants’dır (1886 yazından itibaren episkopos). 1878 yılı ağustos ayında Malatya’ya yaptığı ziyaret sırasında, şehir yakınındaki üç manastırı bir gün içinde dolaşmış, gördükleri ve duydukları hakkında özet notlar kaleme almıştır [9].

Malatya hakkında başlıca bilgi kaynaklarından biri olan Peder Garabed Benneyan, Malatya topografyasına dair çalışmasında “Ayakta Kalan Manastırlar” başlıklı müstakil bir bölüm ayırmış ve burada iyi bildiği üç manastırı tanıtmıştır: Surp Pırgiç, Anardzad Pıjişg ve Surp Krikor Lusavoriç [10].

Malatya’daki manastır ve ziyaret yerlerine dair dikkat çekici bilgiler Mıgırdiç Vorperyan tarafından da aktarılmaktadır [11]. İstanbul’da yayımlanan “Püragın” haftalık gazetesinin 1900 yılı sayılarında yayımlanan topografik incelemesinde yazar iki manastır tanıtmaktadır: “Manastır yerleri çoktur, fakat yaşayan yalnız ikisidir” - Surp Krikor Lusavoriç ve Surp Pırgiç [12]. Yazarın, Anardzad Pıjişg’i göz ardı etttiği aşikâr ve onu harabe manastırlar arasında değerlendirmiştir. Oysa Malatyalı Ermenilere ait bütün kaynaklar ile çağdaş tanıklıklar, 19. yüzyılın sonlarına kadar söz konusu manastırın her ne kadar harap durumda olsa da, çeşitli yapı kalıntılarının hâlen mevcut olduğunu; bu mekânda toplu ziyaretlerin ve dinî törenlerin icra edilmeye devam ettiğini doğrulamaktadır.

Belirtmek gerekir ki, İstanbul Ermeni Patrikliği tarafından 1912-1913 yıllarında hazırlanan Ermeni kilise ve manastırlarına dair listelerde [13], Malatya ve çevresindeki Ermeni kilise ve manastırlarına ait kayıtlar, nedeni bilinmeyen bir şekilde yer almamaktadır.

Çağdaş kaynaklardan biri olan “Ermenistan ve Komşu Bölgeleri Yer Adları Sözlüğü”, şehir çevresinde bulunan üç manastırdan söz etmekte, ancak bunların adlarını belirtmemektedir [14].

Malatya Ermenilerinin tarihine dair çalışmalar, el yazması kaynaklar, kitaplar ve süreli yayınlarda yayımlanmış malzemeler ışığında, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına kadar ayakta kalmış üç manastırı -kilise, ziyaret yeri ve ibadet mekânı bütünlüğü içinde- mümkün olduğunca kapsamlı biçimde tanıtmaya çalışacağız.

Vurgulamak gerekir ki, çok sayıda ve çeşitli kaynak arasında, Malatyalı Ermeni topograf, tanık ve hatırat yazarlarının metinleri başlıca yeri tutmaktadır. Bu metinler, çoğu zaman Malatya’nın topografyası, özellikle de manastırlar, kiliseler ve ziyaret yerleri hakkında tek ve temel kaynak niteliğindedir ve bu bakımdan, söz konusu makalenin ana gövdesini oluşturmaktadır.

Melitene–Malatya, eskiden beri manastırları, kiliseleri ve ziyaret yerleriyle ün kazanmış olup, bu yapılar Malatyalı Ermenilerin millî, dinî, toplumsal ve kolektif hayatının temel dayanaklarını teşkil etmiştir.

Malatyalı Ermeni, tabiatı gereği geleneklerine bağlı, dindar ve kilise sevgisiyle yoğrulmuş bir topluluktu. Onun dindarlığı ve kiliseye bağlılığı, yalnızca kilise duvarları içinde icra edilen Kutsal Ayin, ilahiler ve dualarla sınırlı kalmaz; aksine, doğayla kurulan bir tür temas içinde, eski Ermeni ritüellerinden izler taşıyan -ezgi ve türkülerin, dans ve oyunların eşlik ettiği- bir süreklilik kazanırdı. Manastır, kilise, ziyaret yeri ve kutsallaştırılmış mekânlar, Malatya Ermenilerinin gündelik yaşamının ayrılmaz bir parçasını oluştururdu. Malatyalı Ermeni, hem sevinç hem keder anlarında bu mekânlara sığınır; her daim şifa, dilek ve teselli aramak üzere buralara yönelirdi.

Nitekim 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarına kadar Malatya çevresinde kısmen ayakta kalmış üç manastır bulunmaktaydı. Dikkat çekici olan, bu manastırların -Surp Pırgiç, Anardzat Pıjişg ve Surp Krikor Lusavoriç- aynı hat üzerinde, şehirden yaklaşık 4–5 km doğuda, birbirlerinden 3–3,5 km mesafede yer almasıydı [15]. Malatyalı Garabed Nacaryan’ın tasvirine göre, şehirden manastırlara giden yol bir noktada ikiye ayrılmaktaydı: doğuya yönelen sağdaki yol Ortuzu’daki Surp Pırgiç Manastırı’na götürürken, kuzeydoğuya uzanan ve hafifçe sola kıvrılan diğer yol önce Anardzat Pıjişg’e, biraz daha ileride ise Surp Krikor Lusavoriç Manastırı’na ulaşmaktaydı [16]. Bu manastırlar yalnızca coğrafi olarak değil, aynı zamanda halkın tarihsel hafızası ve algıları bakımından da birbirine yakındı; efsanelerde, türkülerde ve anlatılarda birlikte anılmaktaydılar. Bu bakımdan, bir tür mekânsal ve kültürel üçlü bir bütünlük arz etmektedirler.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar kısmen ayakta, kısmen harabe hâlinde bulunan bu üç manastır, ziyaret yeri olarak varlıklarını Malatya Ruhani Önderliği’nin denetimi altında sürdürmekteydi. Görünüşe göre, manastırlar bir süre daimî bir başrahipten ya da ruhani önderden yoksun kalmış, bu süreçte özel görevlendirilen bekçiler veya koruyucular tarafından muhafaza edilmiştir. Daha sonra ise manastır başrahibin görevleri Malatya episkoposluk bölgesinin ruhani liderine devredilmiştir [17].

Geç Ortaçağ âşıklarından Malatyalı Âşık Avak, Melitene’nin bu üç manastırına halk arasında sevilen güzel bir türkü ithaf etmiştir. İşte tarihî ve geleneksel katmanlar içeren bu eserden bir parça:

“Bunar Başı’nın suyu kaynaktan kutsanmıştır,
Üzerine Anardzat Pıjişg kurulmuştur.
Melitene şehri suya muhtaçtır,
Ey kudretli Lusavoriç, ey büyük Surp Pırgiç,
Hastaların yardımcısı Anardzat Pıjişg.” [18]

S. Pırgiç Manastırı

Surp Pırgiç Manastırı, şehrin doğu tarafında, yaklaşık bir saatlik mesafede, Ortuzu (eski adıyla Hordöz) köyü yakınlarında, geniş bir tepenin üzerinde yer almaktaydı [19]. Köy, manastırıyla tanındığından, manastır çoğu zaman “Ortuzu Manastırı” olarak da anılmaktaydı [20]. Köyün eşsiz manzarasından etkilenen Karekin Sırvantzdyants şöyle yazar: “Orduz köyü kalabalık nüfuslu ve ağaçları ile suları sayesinde adeta cennet gibi hoş bir yerdi; sakinleri Türk olup az sayıda Ermeni de bulunmaktaydı; neredeyse şehrin bir varoşu sayılırdı” [21]. Mıkhitarist rahiplerinden Ğugas İnciciyan ise köyün bahçelerini “en seçkin” olarak nitelendirerek şöyle der: “Orduzu denilen bahçeler, Aspuzi’nin bahçelerinden daha da seçkindir” [22].

Malatya Ermenileri arasında anlatılan en yaygın rivayete göre, Surp Pırgiç Manastırı Kral Apkar tarafından kurulmuş, kutsanması ise Havari Thaddeus tarafından gerçekleştirilmiştir [23]. Manastırın kuruluşuna dair rivayet şöyle anlatılır: Havari Thaddeus, Mesih’in buyruğuna uyarak önce Edessa’ya (Urfa) gider, Kurtarıcı’dan şifa talep eden Kral Apkar’ı iyileştirir; ardından vaaz etmek üzere Ermeni bölgelerine yönelir. Şifa bulduktan sonra Malatya’ya gelen Apkar, Ortuzu yakınındaki tepe üzerinde yazlık bir saray inşa etmeye girişir. Temelleri atıp yapıyı zemin seviyesine kadar yükseltir. Havari Thaddeus bu taraflara ulaştığında, Apkar’ın orada bulunduğunu öğrenerek onu ziyaret etmeye gider. Ancak inşaat yerine varmadan önce, kralın köpeği Thaddeus’a saldırır. Havari, köpeği öldürerek onun ayaklarını gövdesinden ayırır. Köpeğin Apkar’ın çok sevdiği hayvanı olması sebebiyle öfkelenen kral, Thaddeus’u yabancı biri sanarak zindana attırır.

Bu sırada Prens Anane ölümcül bir hastalığa yakalanır. Hekimlerin tüm çabaları sonuçsuz kalır. Günler geçtikçe geçer. Kederli ve endişeli kral bir gece uykuya daldığında, rüyasında bir ses şöyle der: “Yabancıyı zindandan çıkarmadıkça ve o elini Anane’nin üzerine koymadıkça, iyileşmeyecektir”. Uyanır uyanmaz kral derhal zindana koşar, Thaddeus’un önüne kapanarak kendisini affetmesini ister ve saraya gelerek oğlunu iyileştirmesi için yalvarır. Thaddeus Anane’yi iyileştirir. Apkar’ın sevinci tarif edilemez. Bunun üzerine, ödül olarak bol miktarda altın ve gümüş verilmesini emreder. Ancak Havari Thaddeus, altını, gümüşü ve dünyanın tüm ihtişamını reddederek, planlanan yazlık yapının temelleri üzerine Kurtarıcımız adına bir kilise inşa edilmesini tavsiye eder. Apkar bu öneriyi kabul eder ve süratle kiliseyi inşa ettirir; Havari Thaddeus da onu bizzat kendi eliyle kutsar [24].

Bir başka eski rivayete göre, manastır başlangıçta havariler tarafından inşa edilmiş olup, burada Havari Thaddeus’un kutsal relikleri muhafaza edilmekteydi [25]. Malatya’nın eski ruhani önderlerinden Üstrahip Kevork Aslanyan’ın (daha sonra başepiskopos ve iki kez İstanbul Ermeni Patrikhanesi kaymakamı) ifadeleriyle: “Köyün ... başında, omuzlarında saygı uyandıran bir kadimlik taşıyan ve geleneğe göre havariler devrine kadar uzanan meşhur Surp Prgiç Manastırı yükselmektedir” [26].

Öte yandan, Malatya Ruhani Reisliği’nin 1902 tarihli raporuna göre, manastır başlangıçta Hristiyanlık öncesi bir pagan tapınağı olarak inşa edilmiş, daha sonra Havari Thaddeus ve Havari Bartalmay tarafından kutsanarak kiliseye dönüştürülmüştür [27].

Rivayetler bununla da sınırlı değildir. Anlatıldığına göre, Ermenistan’a gelen havarilerden biri bu manastırın bulunduğu tepe üzerinde vaaz vermiş ve bir çok mucize gerçekleştirmiş; bunun anısına da manastır bir tür kutsal hatıra mekânı (şehitlik/ziyaretgâh) olarak inşa edilmiştir [28].

Peder Benneyan, Surp Pırgiç Manastırı hakkında şöyle yazar: “Bu kutsal mekân, asırlık kadimliğiyle benzerleri arasında en önde gelenlerden sayılmaya layıktır; ne var ki maalesef bugün eski ihtişamı ve parlaklığından yoksundur” [29]. Manastır kompleksi yaklaşık 12-13 bin metrekarelik geniş bir alanı kaplamaktaydı. İlk inşa edilen yapıların büyük bölümü yıkıntıya dönüşmüş; avlular içinde dağılmış mermer sütunlar, kalın gövdeli başlıklar ve yığın hâlinde harabe kalıntıları göze çarpmaktaydı [30]. Peder Garabed’in aktardığına göre, kilise kompleksinin merkezî mabedi beş katlı, çok sayıda apsis ve salonu bulunan görkemli bir yapıydı [31]. Tamamı kesme taştan inşa edilmiş olup, muhtemelen sütunlarla süslü, kemerli bir kubbeye sahipti. Temel duvarlarının bazı bölümleri hâlen yaklaşık 1,5 metre yüksekliğinde ve 3 metre uzunluğunda ayakta durmakta; ayrıca yıkıntılar üzerinde devrilmiş granit sütunlar ve kaideler de görülebilmekteydi [32].

Geleneksel olarak, manastırın 366 kemer ve her biri bir azizin adına adanmış 40 apsise sahip olduğu söylenirdi [33]. Manastırın bir zamanlarki “ihtişam ve zarafetinin” kanıtları arasında ince işçilikli mermer sütunlar, kabartma bezemeli başlıklar, kaideler, altar taşları, haçkarlar ve zemin döşemesinde sedefî bir parlaklık yansıtan taşlar yer almaktaydı [34]. “İnsan, bu görkemli geçmişi hayal ettikçe hayret ve hayranlık içinde kalır,” diye kaydeder Rahip Kevork Aslanyan; bir zamanlar görkemli olan manastırın kalıntılarını gördüğünde, bütün bunların eski Yunan tapınaklarının ihtişamını hatırlattığını belirtir [35].

Bu görkemin tümünden, 19. yüzyıl sonlarına kadar yalnızca “iki küçük şapel” ayakta kalmıştı: üç kemerli şapel ile onun sağında yer alan Surp Sofya Şapeli. Ayrıca yer yer yarı yıkık duvarlar, yerden 3–4 metre yüksekliğe kadar neredeyse bozulmadan kalmış mermer duvarlar, parçalara ayrılmış kucak kalınlığında sütunlar ve başlıklar, güney tarafta giriş bölümüne ait kule biçimli bir duvar kalıntısı ve yaklaşık on kadar hücre de mevcuttu [36]. Yarı yıkılmış surların içinde ise, ilk inşa edilen yapılara ait avlu sıraları ile yere dağılmış sütunlar hâlâ seçilebilmekteydi [37].

Malatyalılar, manastırın yıkımını Timur’un seferleriyle ilişkilendirir ve şu meşhur ifadeyi tekrar ederlerdi: “Bu görkemli yapı, Timur’un yıkımının eseridir” [38]. Halkın tarihsel hafızasında, Timur’un yıkıcı akınlarına dair çeşitli anlatılar dolaşmaktaydı. Bunlardan biri özellikle dikkat çekicidir: rivayete göre Timur, Surp Pırgiç’i yerle bir ettikten sonra, askerleri manastırın taşlarını sökerek elden ele geçirip Fırat Nehri’ne dökmüşlerdir [39]. Bir başka rivayete göre ise, manastırın kesme taşlarıyla kırk gözlü bir köprü inşa edilmiş, hatta onun “ağ gözleri” kullanılarak başka yapılar da yükseltilmiştir [40].

Karekin Sırvantzdyants, manastır hakkında şöyle yazar: “Surp Pırgiç mabedi, kalıntılarından da anlaşılacağı üzere son derece geniş ve görkemli bir yapıymış. Günümüzdeki mabed, bu yıkıntının yalnızca bir parçasıdır; üzeri örtülmüş, karanlık ve loş bir mekândır; burada ayin icra edilmektedir” [41].

Kevork Melitenetsi (Topalyan), Surp Pırgiç Manastırı’nın geçmişine değinirken, manastırın defalarca işgal edildiğini, yıkıldığını ve yağmalandığını; ancak yerli ve “inançlı halkın onu büyük emekle, çoğu zaman da hayatları pahasına yeniden onardığını” belirtir [42]. Bir başka yazara göre ise Surp Pırgiç yalnızca “insan elinin” değil, aynı zamanda doğal afetlerin de kurbanı olmuştur. Sık sık meydana gelen depremler, manastırın kiliselerini ve ziyaretçi odalarını defalarca yıkmış, çeşitli yapılarını bütünüyle tahrip etmiştir; “ancak dindar halk sayesinde ... her defasında eskinin üzerine yenisi inşa edilmiştir” [43].

Burada parantez açarak belirtmek gerekir ki, daha sonraki dönemlerde de Malatya’daki Ermeni kilise ve manastırlarına yönelik saldırılar neredeyse süreklilik arz etmiştir. 18. yüzyıl boyunca, hatta öncesinde ve sonrasında 19. yüzyılın ortalarına kadar, Malatya Ermenileri bölgede neredeyse tam bir bağımsızlık elde etmiş Kürt aşiretlerinden —özellikle Ağcadağ Dağları’nda yerleşmiş Kızılbaş Kürtlerden— büyük sıkıntılar çekmiştir [44]. Türk nüfus da, Sultan II. Mahmud döneminde, 1834 yılında Reşid Paşa aracılığıyla bu aşiretlerin özerkliğinin kaldırılmasına kadar, işlenen bu zulümlerden tamamen muaf kalmamıştır [45]. Bununla birlikte, devletsiz, dolayısıyla da haklardan ve korumadan yoksun bir varoluş içinde bulunan Hristiyanlar —özellikle Ermeniler— çok daha ağır şartlar altında yaşamaktaydılar. Savunmasız kalan manastır ve kiliseler işgal edilip yağmalanmakta, manastırlara ait mülkler ise gasp edilmekteydi.

Öte yandan, çağdaş tanıklıklar ve hatıratlar, Malatya’daki manastırların çoğu zaman sahipsizlik ve bakımsızlık içinde kaldığını düşündürmektedir. Bu durum, Malatya episkoposluk idaresinin ihmali, özellikle de ruhani önderlerin ilgisizliği ve pasifliği ile açıklanmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra, yıkılmış manastırların onarılmasına hem resmî makamlar hem de yerel fanatik unsurlar tarafından getirilen çeşitli engel ve kısıtlamalar da mevcuttu. Nitekim, 1860’lı yıllardaki Tanzimat reformları dönemine kadar Malatya Ermenileri, birçok Ermeni yerleşim merkezine kıyasla çok daha ağır baskılara maruz kalmıştır. Bu durumun bir yansıması olarak, 1870’li yılların sonlarında dahi Malatya Ermenileri geri kalmış bir yaşam sürmekte; eğitim düzeyi bakımından ise çevredeki diğer şehirlerle karşılaştırıldığında en zayıf durumda bulunmaktaydılar [46]. Bu tablonun bir parçası olarak, 19. yüzyılın son çeyreğine kadar Malatya’da, toplumun millî ve toplumsal hayatını yönlendirebilecek, himaye edebilecek ve idare edebilecek nitelikte, okuryazar, eğitimli ve görece varlıklı etkili şahsiyetlerin yokluğu da dikkat çekmektedir. Nitekim Karekin Sırvantzdyants, 1878’de Malatya’ya yaptığı ziyaret sırasında şu gözlemi kaydeder: “Genel olarak, hem iç hem dış hayatlarında derin bir eski zaman yaşayışı sürdürmektedirler. … Maddî ve fikrî sahada ilerlemek gerektiğine inanıyorlardı, … ancak onları uyandıracak, aydınlatacak ve yönlendirecek bir unsur eksikti” [47]. Bu gerileme döneminde, doğal olarak episkoposluk bölgesinin ruhani, dinî ve eğitim faaliyetleri ihmal edilmiş bir durumda bulunmaktaydı. Aynı durum manastırlar için de geçerliydi; zira sonraki tanıklıklardan anlaşıldığı üzere, bu yapılar uzun bir süredir sahipsiz ve bakımsız bırakılmıştı.

Ermeni Millî Nizamnamesi ve Osmanlı Anayasası’nı izleyen dönemde, Malatya Ermenileri arasında bazı hareketlenmeler gözlemlenmektedir. Millî-toplumsal yaşam yeniden canlanma belirtileri göstermeye başlar. Bu gelişmenin önemli etkenlerinden biri, Surp Pırgiç Manastırı’nın yeniden ihya edilerek tüm halkın katıldığı bir ziyaret merkezine dönüştürülmesidir. Bu bakımdan, manastırın adeta ikinci hayatının başladığı söylenebilir.

Nitekim 1870’li yıllarda Malatya episkoposluğunun ruhani önderi Episkopos Srabion Sabunciyan (Behisnili), manastırın onarım ve düzenleme çalışmalarına girişir [48]. Çağdaş tanıklıklara göre, bu “dindar ve inşa faaliyetlerine önem veren” ruhani şahsiyet, yerel idarecilerin güven ve desteğini kazanarak, aynı zamanda Malatya Ermenilerinin koşulsuz desteğini de arkasına alarak, Surp Pırgiç Manastırı’nı yeniden canlandırmayı ve onu bir ziyaret merkezi hâline getirmeyi başarır. Manastırın bulunduğu alan düzenlenir ve surlarla çevrilir [49]. Tarihî kompleksin bir parçası olan “üç sütunlu” şapel kısmen onarılır ve üzeri çatıyla kapatılır. Bu yapı, dikdörtgen planlı (30 x 20 m), kesme taştan inşa edilmiş küçük bir kiliseydi [50]. Apsisin ortasında, sunak taşı olarak kullanılan yaklaşık dört arşın yüksekliğinde bir mermer blok yer almaktaydı. Apsisin iki yanında ise, kutsal kapların ve çeşitli litürjik eşyaların muhafaza edildiği ahşap kapaklı nişler bulunmaktaydı [51].

Bu süreçte, manastırın çevresinde bulunan eski keşiş hücreleri de onarılır; ayrıca ahır, samanlık ve bekçi kulübesi olarak kullanılan bölümler de düzenlenir [52]. Duvarların ve odaların inşasında, eski yapılardan sökülen kesme taşların kullanıldığı belirtilmektedir [53]. Ziyaretçiler için ayrılan 10-12 oda, yatak, kilim vb. gerekli eşyalarla donatılır; hatta kurban yemeği hazırlamak üzere büyük kazanlar ve mutfak gereçleri de temin edilir [54]. Kurban yemeği için ayrıca özel bir alan inşa edilir; bu mekân “eyvan” olarak adlandırılmaktaydı [55].

Bunlara ilaveten, Episkopos Srabion Sabunciyan, manastıra ait arazilerin sulanması için su kanalları yaptırmış; aynı zamanda Surp Pırgiç tepesinin eteklerinde yeni bağ ve bahçeler tesis ettirmiştir [56].

Manastır avlusunda derinliği 30 metreye kadar ulaşan bir kuyu bulunduğu da zikredilmektedir [57]. Giriş bölümü içinde yer alan iki mezar taşı için, bunların Surp Pırgiç Manastırı’nın haklarını ve mülklerini savunurken hayatını kaybeden iki din adamına ait olduğu söylenmekteydi [58].

Sırvantzdyants, mabedin kuzey tarafında kapatılmış bir kapının izine dikkat çeker; bu kapının alınlığında Yunanca bir kitabe yer almaktaydı [59].

Malatyalı bir yazarın aktardığına göre, manastırın yıkık yapılarının ötesinde, tepenin yamacında bir nokta bulunmakta ve saldırılar sırasında manastır hazinelerinin buraya gömülüp saklandığına inanılmaktaydı [60].

Kaynakların doğruladığına göre, Surp Pırgiç Manastırı Malatya’nın en zengin manastırlarından biriydi; çevresinde geniş araziler, ormanlar, meyve bahçeleri ve bağlara sahipti [61]. 1880’li yıllara gelindiğinde ise manastıra ait mülkler büyük ölçüde azalmış ve yalnızca 2-3 dönüm tarlaya kadar gerilemişti [62]. Malatyalı Ermeni yazarların ortak tanıklığına göre, Surp Pırgiç de, Malatya’daki diğer manastırlar gibi, mülklerinin büyük kısmını Kürt aşiret reislerinin ve Türk beylerinin güç kazandığı dönemde kaybetmiştir. Sırvantzdyants, Surp Pırgiç’e ait arazilerin Kürt ve Türk toprak sahiplerinin eline geçtiğini belirtir [63]. Aslanyan da bunu doğrulayarak şöyle yazar: “Manastıra ait geniş topraklar tamamen ele geçirilmiş ve köylüler tarafından sahiplenilmiştir” [64].

Surp Pırgiç Manastırı’nın el yazması koleksiyonu da neredeyse aynı akıbete uğramıştır. Tanıklar, eski zamanlardan beri manastırın zengin ve değerli bir el yazması koleksiyonuna sahip olduğunu belirtirler. Mıgırdiç Vorperyan, özellikle kilisenin dolabında oldukça fazla sayıda el yazması kitabın muhafaza edildiğini, bunlardan en eskisinin ise 13. yüzyıla tarihlendiğini kaydeder [65]. Bu el yazmalarından bir kısmını bizzat inceleyip tanımlayan Rahip Karekin Sırvantzdyants, daha sonra bunları Toros Ağpar: Ermenistan Seyyahı adlı eserinin birinci cildinde yayımlamıştır [66]. Şu da belirtilmelidir ki, Surp Krikor Lusavoriç Manastırı’nın aksine, Surp Pırgiç bir yazı (skriptorium) merkezi olarak anılmamaktadır; ancak buna rağmen zengin bir litürjik kitap koleksiyonuna sahipti [67]. Rahip Dırtad Balyan (daha sonra episkopos), manastırın geçmişte el yazması kitaplara sahip olduğunu, ancak bunların zamanla çeşitli yerlere dağılmış bulunduğunu; geriye yalnızca dört kitabın kaldığını belirtir: “Bir İncil, bir Haysmavurk (Azizler Takvimi), bir Şaragan (İlahiler kitabı) ve bir Jamakirk (Ayin Kitabı)” [68].

Surp Pırgiç Manastırı: Bir Ziyaretgâhın Tarihi

Gerçekten de Surp Pırgiç, halkın gerçekleştirdiği ziyaretler, dinî törenler ve ritüeller sayesinde yeniden canlanmış ve adeta yeniden hayat bulmuştur. Halkın isteğiyle her pazar günü Kutsal Ayin icra edilmekteydi. Şehirden rahipler sırayla gelerek hem ayini yönetir hem de geleneksel kurban merasimini kutsarlardı. Ziyaretçiler, gerekli kap kacaklarını ve adaklık kuzularını yanlarında getirir; kurbanlarını şehirden gelen rahibe kutsattıktan sonra pişirip yer, ardından şehre geri dönerlerdi [69]. Mıgırdiç Vorperyan şöyle hatırlar: “Her cumartesi ve pazar, hem dindar hem de eğlenceye düşkün insanlar grup grup gelir; Surp Prgiç’i ya sevindirir ya da hüzünlendirirlerdi” [70].

Malatyalı yazarlar, Surp Pırgiç’e yapılan ziyaret günlerini duygulanarak ve özlemle hatırlamaktadırlar. Özellikle dinî bayramlar ve azizlerin yortu günlerinde çok sayıda ziyaretçi manastıra akın ederdi. Gelenek gereği, Kutsal Ayin’in sonunda kurban kutsama merasimi yapılır, ardından akşama kadar süren yemekler ve şenlikler düzenlenirdi. Rahip Kevork Aslanyan’ın ifadesiyle, “her gün, her hafta ve her ay” manastır ziyaretçilerle dolup taşardı; özellikle yaz aylarında, zira manastır havası, suyu ve çevresindeki bağ ve bahçeleriyle adeta mükemmel bir sayfiye yeri niteliğindeydi [71].

Sırvantzdyants bu hususta şöyle yazar: “Manastırın konumu serin, suyu bol ve güvenli olduğundan, temiz hava almak ve eğlenmek amacıyla gelenler de çoktur; burada oyunlar, def eşliğinde eğlenceler ve danslar icra edilir” [72]. Gerçekten de manastırın serin ve su bakımından zengin çevresi, dinlenme, eğlence ve toplu yemekler için her türlü imkânı sunmaktaydı.

Garabed Nacaryan, hatıralarında, dinî bayramlar vesilesiyle hem manastır çevresinde hem de dışarıda, bahçeler içinde sabaha kadar süren müzik, şarkı ve şenliklerden söz eder. Yazar, manastırın zangoçu Garabed ağbar ile yaptığı bir sohbeti de aktarır; burada geçmişte manastırın bir çan kulesi ve çanı bulunduğunu, ancak 1895 olaylarından sonra hükümetin çan çalınmasını yasakladığını belirtir. Bu nedenle, çağrı aracı olarak bakırdan yapılmış bir parça kullanılmakta; bu parça, şapelin kapısı yakınında asılı duran kalkan biçimli bir metale vurularak ziyaretçileri ibadete davet etmek için kullanılırdı [73].

Surp Pırgiç, mucizeler gerçekleştiren bir manastır olarak ün kazanmıştı. Onun mucizelerine dair efsanevî anlatılar dolaşmaktaydı. Çeşitli hastalıklardan mustarip olanlar bu manastıra gelir, şifa bulma umuduyla adak adar ve kurban sunarlardı. Manastır çevresinde bir azize ait bir mezar bulunmaktaydı; bu mezarın toprağının iyileştirici özelliklere sahip olduğuna inanılır, eskiden beri “sarılığın devası” olarak bilinirdi [74]. Özellikle sarılık hastaları, hastalıktan kurtulmak amacıyla haşlanmış yumurtanın akını bu toprağa bulayıp yer, sarısını ise atarlardı [75].

Surp Pırgiç’e duyulan inanç yalnızca Ermenilerle sınırlı değildi; diğer topluluklar da bu inancı paylaşmaktaydı. Rahip Aslanyan’ın ifadesine göre, ziyaretçilerin önemli bir kısmını Türk kadınlar oluşturuyordu; “bunlar hekimlere pek itibar etmezlerdi” [76]. Sırvantzdyants da benzer şekilde, manastırın “ziyaretçilerinin büyük çoğunluğunu Türk kadınların teşkil ettiğini” belirtmektedir [77].

Malatyalı Garabed Nacaryan, hatıralarında ailesinin, manastıra yakın Ortuzu köyünün ileri gelenlerinden Ahmet Bey ve oğullarıyla sıcak dostluk ilişkileri bulunduğunu anlatır. Aslen Çerkes olan Ahmet Ağa, Surp Pırgiç Manastırı’nın samimi bir koruyucusu ve hamisiydi; “her hasattan manastıra bir pay ayırırdı.” Rivayete göre, 1895 felâketi sırasında Ahmet Ağa’nın oğullarından Mustafa, bazı Türk gençlerle birlikte bir Ermeni’nin dükkânının yağmalanmasına katılmış; sırtında bir top kumaşla eve döndüğünde, Ahmet Ağa oğlunun bu davranışını “lanetlik” sayarak onu evden kovmuştur. “Tanrı’nın ve Ermenilerin laneti karımı, öküzlerimi ve sevgili katırımı öldürdü,” diye yakındığı aktarılır. Aynı şekilde, Ahmet Ağa’nın Surp Pırgiç’in şifa verici gücüne duyduğu derin inanç da dikkat çekicidir. Nitekim, manastırı defalarca ışıklar içinde gördüğünü ve “murahhas efendi”yi (burada episkopos Sahak kastedilmektedir) de bu şekilde müşahede ettiğini ifade etmiştir [78].

1883 yılında, İstanbul’daki Millî Merkezî İdaresi —Ermeni Millî Nizamnamesi’nin yürütme organı olarak— “episkoposluğun düzensiz işlerini” düzene koymak amacıyla Episkopos Khoren Mkhitaryan’ı Malatya’ya gönderir. Kısa bir süre sonra kendisi Malatya’nın ruhani kaymakamı (locum tenens) olarak seçilir. Episkoposluğun fedakâr ve adanmış ruhani önderi Episkopos Srabion Sabunciyan ise “idarî görevlerinden çekilerek” Surp Pırgiç Manastırı’na yerleşir ve buranın yanı sıra Surp Krikor Lusavoriç Manastırı’nın da başrahipliğini üstlenir [79]. Bu dönemde de, tıpkı önceki hizmet yıllarında olduğu gibi, Episkopos Srapion kendisini tamamen Surp Pırgiç Manastırı’nın ihyası ve imar çalışmalarına adar. Toplu ziyaretler daha da yoğunluk kazanır. Yılın hemen her mevsiminde, özellikle yortu ve kurban günlerinde, manastır ziyaretçilerle dolup taşar. Her hafta ve özellikle pazar günleri, Malatyalılar aileleri, akrabaları ve komşularıyla birlikte manastıra gider; hem Kutsal Ayin’e katılır hem de temiz hava almak için vakit geçirirlerdi. Bu sırada, 1884 yılında bir gece üç eşkıya kilisenin duvarını delerek manastırın eşyalarını —gümüş haçlar, kutsal kaplar ve eşyalar, değerli litürjik giysiler vd.— çalarlar. Hükümet hırsızları bulmak için herhangi bir çaba göstermez; ancak Episkopos Srabion, otoritesi ve nüfuzunu kullanarak yalnızca hırsızları bulmakla kalmaz, çalınan eşyaların da geri alınmasını sağlar [80].

1893 yılına kadar Surp Pırgiç Manastırı, Malatya Ermenilerine sarsılmaz bir şekilde hizmet etmeyi sürdürmüştür; tıpkı halkın da onu en sevgili ve kutsal mekânlarından biri olarak büyük bir özen ve bağlılıkla koruduğu gibi — zira burada hayatlarının en duygulu ve en neşeli anlarını geçirirlerdi. Ancak 1893 yılında Malatya’da meydana gelen büyük deprem sırasında, yüzyıllar boyunca ayakta kalmış olan manastırın son kalıntıları da tamamen yıkılmıştır: kemerli üç sütunlu şapel, Surp Sofya Şapeli, eski yapılardan geriye kalan duvarlar, mabedin girişi ve odaların büyük bir kısmı bütünüyle harap olmuştur [81].

Adeta bir mucize sayılabilecek şekilde, depremden kısa bir süre sonra, evlerinin büyük bölümü zarar görmüş olmasına rağmen Malatya Ermenileri manastırı yeniden inşa etmek için büyük çaba sarf ederler. “Duvarlar epeyce yükselmişti,” diye yazar Peder Benneyan; ancak ardından gelen ve Abdülhamid dönemi felaketleri olarak anılan olaylar, bu yeniden inşa çabalarını da akamete uğratır [82]. Kaynaklara göre, 1895 yılındaki Hamidiye katliamları sırasında Türk çeteler Surp Pırgiç Manastırı’nı ele geçirir ve haftalarca ellerinde tuttuktan sonra geri verirler. Bu süre zarfında manastır tamamen tahrip edilmiş ve yağmalanmış, ayrıca manastıra ait mülkiyet belgeleri de kaybolmuştur [83].

Olaylardan sonra Malatyalılar yeniden manastırı ziyaret ettiklerinde, bütün yapıların —eski duvarlarla birlikte yeni inşa edilmiş olanların da— yerle bir edilmiş olduğunu görürler [84].

Bu dönemde Surp Pırgiç Manastırı’nın sivil yöneticisi olarak Harutyun Efendi Voskeriçyan’ın adı zikredilmektedir. Rivayete göre, 1895 katliamından ve iftiralardan kurtulmasının ardından manastırı yeniden inşa etme için adakta bulunmuştur [85]. Harutyun Efendi, ruhani kaymakam Rahip Khaçadur Der Ğazaryan’ın desteğiyle küçük bir şapel ile birkaç taş yapı odanın inşasına girişir [86]. Rahip Khaçadur, 1902 tarihli raporunda, manastır arazisi içinde beş bodrum katlı odanın inşa edildiğini ve kilise harap durumda olmasına rağmen her pazar günü Kutsal Ayin’in icra edildiğini belirtmektedir [87].

1903 yılında Malatya ruhani kaymakamlığı görevini üstlenen Rahip Kevork Aslanyan’ın ilk icraatlarından biri, Surp Pırgiç kutsal mekânının yeniden ihyası olur. Manastırın çevresi düzenlenir, mabed onarılır, yeni odalar inşa edilir ve böylece oda sayısı 25-30’a ulaşır [88]. Aslanyan ayrıca, uzun süredir ihmal edilmiş olan manastıra ait arazilerin yeniden verimli hâle getirilmesi ve manastırın maddî gelirlerle desteklenmesi için de çaba gösterir. Her pazar günü, şehirden ve yakın köylerden gelen ziyaretçiler için düzenli olarak Kutsal Ayin icra edilir; içlerinden güzel sesli olanlar ayine katılır, zaten muganni sınıfı da çoğunlukla bu ziyaretçilerden oluşurdu [89]. Manastırın idaresi, ruhani merkez idaresine bağlı idarî meclislerin denetimine bırakılır; ruhani lider aynı zamanda manastırın başrahipliğini de üstlenir. 1900’lü yıllarda Surp Pırgiç Manastırı’nın sivil yöneticisi olarak Garabed Gananyan’ın adı anılmakta; zangoç ve bekçi olarak ise Garabed ağpar zikredilmektedir vb. [90].

1911 tarihli bir rapora göre, Surp Pırgiç Manastırı üç parça tarla, toplam 8 dönüm arazi ve ortalama 20 Osmanlı altını tutarında bir gelire sahipti. Bu gelir, ziyaretçilerin cömert ve içten bağışları ile mülklerin kira gelirlerinden elde edilmekteydi [91]. Bununla birlikte, manastıra ait araziler ve bunların işletilmesinden sağlanan gelirler önemli ölçüde azalmıştı [92]. Gerekli tüm masraflar —bekçi ailesinin giderleri dâhil— ziyaretçilerin bağışlarıyla karşılanmaktaydı [93].

Malatya Ermenileri 1915 yılında tehcire tâbi tutulmuştur. Mütarekeden sonra bunlardan yalnızca az bir kısmı sürgün yollarından geri dönebilmiştir [94]. İlk zamanlarda, gelenek gereği kutsal mekânlarını ziyaret ederek adak ve kurban sunmaya devam etmişlerdir. 1938 yılında Malatya çevresini ziyaret eden Amerikalı bir arkeolog grubunun üyelerinden biri, Malatyalıların sorusuna üzülerek şu cevabı vermiştir: Surp Pırgiç Manastırı’nın bulunduğu alan artık bir Türk toprak sahibinin mülkiyetindeydi ve sebze bahçesine dönüştürülmüştü [95].

Surp Prgiç Manastırı’nın Çevresi

Surp Pırgiç tepesinin zirvesinden, dağlar ve tepeler arasında uzanan Bunarbaşı vadisine —aynı adı taşıyan dere kollarıyla sulanan bu ovaya— büyüleyici bir manzara açılmaktaydı [96]. Bu düzlük, kimi zaman binlerce yıl öncesine uzanan tarihî ve arkeolojik alanlar bakımından son derece zengindir. Bu bağlamda, Surp Pırgiç Manastırı yakınındaki Arslantepe (MÖ 2700–2500; günümüze kadar ulaşmıştır) özellikle zikredilmelidir [97]. Bu çevrede çeşitli kiliselerin kalıntıları ile Ermenilere ve diğer milletlere ait mezarlıklar da bulunmaktaydı [98].

Mıgırdiç Vorperyan, adeta tepenin üzerinde duruyormuşçasına, Surp Pırgiç’in erken Ortaçağ’daki dinî-kültürel panoramasını şöyle tasvir eder: “Bana öyle geliyor ki bu dinî atmosferle yüklü tepe, tarih sayfalarında 5. yüzyıldan itibaren anılan bütün Ermeni rahiplerin, Rum metropolitlerin ve Süryani mafriyanların [yani Süryani Kilisesi’nin ruhani lideri] merkezi olmuştur.” Ve ekler: “Hem gelenek hem de çevredeki kalıntılar, bu tepe üzerinde birçok kilisenin inşa edilmiş olduğunu göstermektedir” [99].

Gerçekten de, Fırat Nehri’nin sağ kıyısı boyunca uzanan Malatya ovası, erken Hristiyanlık dönemine ait Ermeni, Rum ve Süryani dinî ve kültürel çeşitliliğin zengin katmanlarını gözler önüne sermektedir. Bu çeşitliliğin uzak yankıları, Malatya’nın hem yazılı hem de sözlü mirasında hâlâ hissedilmekte ve görülmektedir. Bunu doğrulayan unsurlar arasında, Surp Pırgiç Manastırı’nın çevresinde ve dışında bulunan kalıntılar arasından çıkarılan Yunanca yazıtlı taşlar, özellikle Yunan veya Bizans kökenli kabul edilen haçlar ve diğer buluntular sayılabilir [100].

Malatya şehrinin, İsraeil Der Hovhannesyan tarafından hazırlanmış planı (kaynak: Nor Malatya dergisi, 1963, sayı 4, Philadelphia, Pennsylvania).
Malatya ve çevresinin haritası (kaynak: Bab-Ukhdi dergisi, I. yıl, Eylül, sayı 2, 1936, Cleveland, Ohio).

Surp Pırgiç Manastırı’nın Eski Ermeni Mezarlığı

Manastır çevresinin dışında, tepenin zirvesine yakın bir alanda, birkaç dönümlük bir sahaya yayılmış eski bir Ermeni mezarlığı bulunmaktaydı. Bu mezarlığın mezar taşları büyük ölçüde rüzgârın aşındırmasına maruz kalmış ve yosunla kaplanmıştı [101]. Malatyalı hatırat yazarlarından A. Kekevyan, çocukluk yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Surp Pırgiç’in eski mezarlığında, yosun tutmuş ve kısmen toprağa gömülmüş mezar taşlarını temizleyip kazıyarak üzerlerindeki yazıları okumaya çalıştıklarını hatırlamaktadır. Aynı kaynak, büyüklerinden bu mezarlığın bin yıllık bir geçmişe sahip olduğunu işittiğini de belirtir [102].

Surp Prgiç Manastırı’nın Çınar Ağacı

Surp Pırgiç’in eteklerinden akan Bunarbaşı derelerinin arasında, yeşil bir çayırlık üzerinde görkemli bir çınar ağacı yer almaktaydı. Malatyalılar bu mevkiye “Çınarlık” adını verir [103], bin yıllık çınarı ise kutsal ve saygın kabul ederlerdi. Surp Pırgiç Manastırı’na değinen yazarlar, bu ağaca atfedilen halk inançları ve gelenekleri ayrıntılı biçimde aktarırlar. Bu durum, çınarın Malatyalı Ermenilerin inanç dünyasında ve günlük yaşamında ne denli önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Rivayete göre, çok eski zamanlarda çınar ağacına yıldırım düşmüş ve gövdesi kömürleşmiştir. Yaklaşık 12 ayak genişliğinde bir çevresi olan dev gövdenin içi yanarak 40-45 ayak büyüklüğünde bir oyuk oluşmuştur [104]. Bilindiği üzere, eski Ermeni inançlarında yıldırım çarpmış ağaçlar kutsal kabul edilirdi. Nitekim Malatya’da da kutsallaştırılmış ağaçlarla ilgili halk inançları ve gelenekler büyük ölçüde korunmuş; özellikle ağaç dallarına bez parçaları bağlama geleneği varlığını sürdürmüştür.

Rivayete göre, Surp Pırgiç ziyaretine gidip de çınar ağacını ziyaret etmemek düşünülemezdi; bu ziyaret olmadan hac tamamlanmış sayılmazdı [105]. Çınarı hem yaşlılar hem gençler, hem kadınlar hem erkekler ziyaret ederdi. Halk, bu ağaca çeşitli inançlar ve şifa özellikleri atfetmişti. Genel olarak çınarın mucizevi gücüne büyük bir inanç beslenirdi. Çeşitli hastalıklardan, ateş ve hummadan mustarip olanlar ona başvurur; giysilerinden bir parça kopararak “ateşlerini onun dallarına bağlarlardı” [106]. Bazıları dileklerinin gerçekleşmesi için renkli ipler ve kurdeleler bağlarken, bazıları da gövdesine çiviler çakardı [107]. Dikkat çekici olan, bu ağacın mucizevi gücüne ve ona atfedilen işlevlere yalnızca Ermenilerin değil, diğer milletlerin da inanmasıdır. Özellikle Türk kadınlar çınara ziyarete gelir ve onlar da bez parçaları bağlayarak adakta bulunurlardı [108].

Çınar hakkında günümüze ulaşan efsaneler de son derece ilgi çekicidir. “Kutsanmış bir ağaçtır,” derler ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir hikâyeyi anlatırlardı: Surp Pırgiç ziyaretine giden dindar bir ziyaretçi, sunacak başka bir armağanı olmadığından bu ağacın fidanını manastıra getirir; kabul edilip kutsandıktan sonra, sürekli yeşil kalması için manastırın yakınında, Bunarbaşı’nın kıyısında, bir kaynağın yanında dikilir [109].

“Bu ağacı halk çok severdi,” diye yazar Malatyalı bir yazar hatıralarında; “ve onu yalnızca sevmekle kalmaz, adeta kendi nefesinden nefes, ruhundan ruh vererek canlı bir varlığa dönüştürmüştü.” Yazar sözlerini duygusal bir hatıra ile tamamlar: “İşte Ortuzu’daki manastırın Büyük Çınarı böyleydi; o tarihî ağaç… yirmi yıldan fazla bir süre önce ona son kez gittiğimizde, adlarımızı tarih ile birlikte ona emanet etmiştik… bir gün geri dönme sözü vererek” [110].

  • [1] Tadevos Kh. Hagopyan, Stepan D. Melik-Pakhşyan, Hovhannes Kh. Parseğyan, Ermenistan ve Bitişik Bölgelerin Yer Adları Sözlüğü, cilt 3, Yerevan: Yerevan Üniversitesi Yayınları, 1991, s. 636.
  • [2] a.g.e. Şunu belirtmek gerekir ki, Malatya nüfusunun yer değiştirmesine ilişkin şartlar ve tarihlendirme konusunda kaynaklar farklı, hatta kimi zaman birbiriyle çelişen bilgiler sunmaktadır. Bilindiği üzere, 1838 yılının sonbaharında şehir bir askerî kışlaya dönüştürülmüştür. Asker ile sivil nüfusun birlikte yaşamasının mümkün olmaması ve evlerin askerler tarafından işgal edilmesi sebebiyle, hükümet halkın şehirden çıkarılmasına, daha doğrusu yazlık yerleşimden geri dönmemelerine karar vermiştir.
  • [3] Arşak Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi – Topografik, Tarihî ve Etnografik, Beyrut: Sevan Matbaası, 1961, s. 393.
  • [4] a.g.e., s. 690.
  • [5] Başepiskopos Kevork Aslanyan, “Eski Manastırlardan Parçalar”, Pazmaveb dergisi, Venedik - San Lazzaro, 1937, sayı 12, s. 299.
  • [6] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 586.
  • [7] Ermenistan ve Bitişik Bölgelerin Yer Adları Sözlüğü, cilt 3, s. 638.
  • [8] Arşak Alboyacıyan, a.g.e., s. 592.
  • [9] Karekin Sırvantzdyants, Toros Ağpar: Ermenistan Seyyahı, cilt 1, İstanbul: E. M. Dındesyan Matbaası, 1879, s. 311–315.
  • [10] Peder Garabed Benneyan, Malatya’nın Topografik ve Etnografik İncelemesi ve Krikor Khantzyan’ın Malatya Şivesi, Malatya Eğitimsever Cemiyeti Merkez İdaresi yayını, basım yeri ve tarihi belirtilmemiş [Halep, 1942], s. 55–63. Peder Garabed, bu çalışmayı 1912 yılında hazırlamış, ancak uzun süre yayımlanmamıştır. Benneyan’ın bu eserinden Arşak Alboyacıyan geniş ölçüde faydalanmış ve Malatya Ermenileri Tarihi adlı eserinde uzun alıntılar yapmıştır.
  • [11] Prof. Mıgırdiç Vorperyan, aslen Malatyalı olup jeolog, yerbilimi ve coğrafya uzmanı, aynı zamanda şair ve hatipti; şair Rupen Vorperyan’ın amcasının oğludur. Fırat Koleji mezunu. 1915 yılında hapishanede ölmüştür.
  • [12] Mıgırdiç Vorperyan, “Malatya,” Püragın haftalık gazetesi, İstanbul, 1900, sayı 8, s. 117.
  • [13] Arşak Safrasdyan, “İstanbul Ermeni Patrikhanesi tarafından Türkiye Adalet ve Mezhepler Bakanlığı’na sunulan Ermeni kilise ve manastırlarına ait listeler ve takrirler,” Eçmiadzin dergisi, Kutsal Eçmiadzin Ana Makamı, 1965, sayı 1, 2, 3 vb.
  • [14] Ermenistan ve Bitişik Bölgelerin Yer Adları Sözlüğü, cilt 3, s. 637. Başka bir madde de şu ifade yer almaktadır: “Şehir çevresinde bulunan Surp Vartan, Surp Stepanos, Surp Krikor Lusavoriç, Surp Hovhannes ve diğer ziyaret yerleri de aynı akıbete uğramış, bunlardan yalnızca izler kalmıştır” (a.g.e., s. 639).
  • [15] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 55.
  • [16] Garabed Nacaryan, “Delli Bekir,” Bab Ukhdi dört aylık dergi, Cleveland (ABD), 1937, sayı 3, s. 14.
  • [17] Aslanyan, Pazmaveb, 1938, sayı 4-5, s. 109.
  • [18] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 61–62.
  • [19] a.g.e., s. 56.
  • [20] Dırtad Balyan (rahip), Hay Vanorayk (Ermeni Manastırları), derleyen: G. Avedyan, Vağarşabad: Kutsal Eçmiadzin Yayınları, 2008, s. 216.
  • [21] Toros Ağbar: Ermenistan Seyyahı, s. 315.
  • [22] P. Ğevont İnciciyan, Dünyanın Dört Kısmının Coğrafyası, cilt 1, bölüm A - Asya, Venedik, San Lazzaro, 1806, s. 321.
  • [23] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 55.
  • [24] a.g.e.
  • [25] P. Hamazasp Vosgyan, Sivas, Harput, Diyarbekir ve Trabzon Vilayetlerindeki Manastırlar, Viyana: Mıkhitarist Matbaası, 1962, s. 116–117.
  • [26] Üstrahip Kevork Aslanyan, “Melitene’nin Eski Eserlerinden”, Amenun Daretsuytsı, derleyen: Teodik, 7. yıl, İstanbul, 1913, s. 150.
  • [27] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 598.
  • [28] Vorperyan, Püragın, s. 117.
  • [29] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 57.
  • [30] a.g.e.; ayrıca Aslanyan, Pazmaveb, 1938, sayı 4–5, s. 110.
  • [31] Benneyan, s. 57.
  • [32] a.g.e.
  • [33] a.g.e.
  • [34] a.g.e.
  • [35] Aslanyan, Pazmaveb, s. 110.
  • [36] Benneyan, s. 57.
  • [37] Aslanyan, Pazmaveb, s. 110.
  • [38] Toros Ağpar…, s. 315; Benneyan, s. 57.
  • [39] Benneyan, a.g.e.
  • [40] Aslanyan, Pazmaveb, s. 110; ayrıca bkz. Vosgyan, Sivas…, s. 117.
  • [41] Toros Ağpar…, s. 314.
  • [42] Melidinetsi, Suçlar (1915–1918), Boston: Hayrenik Matbaası, 1929, s. 32.
  • [43] A. Kekevyan, “Surp Pırgiç Manastırı’nda,” Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 5.
  • [44] H. Garabedyan, “Melitene’den Mektup,” Mışak gazetesi, Tiflis, 17 Mayıs 1873, sayı 18, s. 3.
  • [45] Rivayete göre, bu nedenle bölgedeki tüm Ermeniler Reşid Paşa’dan daima saygıyla söz ederlerdi.
  • [46] Emma Gosdantyan, Batı Ermeni Kültürel ve Sosyo-Politik Hayatına Dair Notlar (19. yüzyılın 1880’leri), Yerevan, [yayıncı belirtilmemiş], 2005, s. 62.
  • [47] Toros Ağpar…, s. 310.
  • [48] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 595.
  • [49] Vorperyan, Püragın, s. 117.
  • [50] Aslanyan, Pazmaveb, s. 110.
  • [51] a.g.e.
  • [52] Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 5; ayrıca Vosgyan, s. 117.
  • [53] Aslanyan, Pazmaveb, s. 110; Vorperyan, Püragın, s. 117.
  • [54] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 595.
  • [55] Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 5.
  • [56] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 569.
  • [57] Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 5.
  • [58] a.g.e.
  • [59] Toros Ağpar…, s. 314–315; Aslanyan, Pazmaveb, s. 110.
  • [60] Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 5.
  • [61] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 57.
  • [62] a.g.e.
  • [63] Toros Ağpar…, s. 314; Aslanyan, Pazmaveb, s. 110.
  • [64] Aslanyan, Bazmavep, s. 110.
  • [65] Vorberyan, Püragın, s. 117. Burada, Toros Roslin’in eseri olan 1262 tarihli bir parşömen İncil’e (Kudüs, Surp Hagopyants Manastırı, el yazması no. 2660) atıfta bulunulmaktadır.
  • [66] Bkz. Toros Ağpar…, s. 324–331.
  • [67] Vorberyan, Püragın, s. 117; Aslanyan, Pazmaveb, s. 110.
  • [68] Balyan, Hay Vanorayk, s. 216.
  • [69]  Vorberyan, Püragın, s. 117.
  • [70] a.g.e.
  • [71] Aslanyan, Pazmaveb, s. 110.
  • [72] Toros Ağpar…, s. 314.
  • [73] Garabed Nacaryan, “Delli Bekir,” Bab Ukhdi, 1937, sayı 1, s. 19; ayrıca bkz.  Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 5.
  • [74] Kekevyan, s. 5.
  • [75] Melidinetsi, Suçlar (1915–1918), s. 29, 32. Ayrıca Rahip Aslanyan’a göre, hem köylüler hem şehir sakinleri evlerinin damlarını bu tepenin toprağıyla sıvarlardı; çünkü bu toprak bor bakımından zengindi ve su geçirmezdi. Aynı yazar, bu tepeden sık sık çanak çömlek parçaları, mızrak uçları ve mozaik kırıkları bulunduğunu da belirtir ve şöyle ekler: “Biz de birkaç kez topladık; bunlar, bu tepenin zengin eski kalıntılar barındırdığını bir kez daha göstermektedir” (Pazmaveb, s. 110).
  • [76] Aslanyan, Pazmaveb, s. 110.
  • [77] Toros Ağpar…, s. 314.
  • [78] Nacaryan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 1, s. 20.
  • [79] Arşak Alboyacıyan, Malatya Ermenilerin Tarihi…, s. 569.
  • [80] a.g.e.
  • [81] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 62.
  • [82] a.g.e.
  • [83] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 598.
  • [84] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 57.
  • [85] Balyan, Hay Vanorayk, s. 216.
  • [86] A.g.e. Harutyun Voskeriçyan, 1915 yılında şehrin önde gelen Ermenileriyle birlikte öldürülmüştür.
  • [87] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 598.
  • [88] Rahip Kevork Aslanyan, “Manastırlar Çevresinde: Surp Lusavoriç ve Anardzat Pıjişg,” Masis haftalık gazetesi, İstanbul, 1906, sayı 20, s. 319.
  • [89] Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 5–6.
  • [90] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 602.
  • [91] a.g.e., s. 598; ayrıca bkz. A. Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 5.
  • [92] Vorperyan, Püragın, s. 117.
  • [93] Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 5.
  • [94] Kaynaklara göre, mütareke sonrasında Malatya’ya dönen Ermenilerin sayısı yaklaşık 2000 kişi olarak verilmektedir.
  • [95] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 602.
  • [96] Aslanyan, Masis, s. 317.
  • [97] Aslanyan şöyle tasvir eder: “Bir tepe üzerindeyiz; solumuzda ünlü kalıntılarıyla Aslan Tepe, karşımızda ise kaya zincirleri uzanıyor; bunların yanı başında Anardzat Pıjişg Manastırı yer almaktadır” (Masis, s. 317).
  • [98] Aslanyan, Pazmaveb, s. 110.
  • [99] Mıgırdiç Vorberyan, Püragın, s. 117.
  • [100] A.g.e.; ayrıca Aslanyan, Masis, s. 317.
  • [101] Aslanyan, Amenun Daretsuytsı, s. 150–151; ayrıca bkz. aynı yazar, Pazmaveb, s. 110.
  • [102] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 600.
  • [103] Kekevyan, “Tarihî Ağaç,” Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 17.
  • [104] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 62.
  • [105] Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 17.
  • [106] Melidinetsi, Suçlar (1915–1918), s. 32.
  • [107] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi…, s. 594.
  • [108] Melidinetsi, Suçlar (1915–1918), s. 29.
  • [109] Kekevyan, Bab Ukhdi, 1937, sayı 4, s. 17.
  • [110] A.g.e., s. 18–19.