Malatya – Manastırlar, Hac ve Ziyaret Yerleri, Kutsal Mekânlar (II. Bölüm)
Yazar: Varti Keşişyan, 01/06/26 (son değişiklik: 01/06/26) - Çeviren: Peder Narek Der Narekyan
Surp Krikor Lusavoriç Manastırı
Surp Lusavoriç Manastırı, şehir merkezinin güneydoğusunda, yaklaşık bir buçuk saatlik (4–5 km) mesafede, Bek Dağı’nın doğu yamacında, bir tepenin zirvesinde, yüksek ve hâkim bir noktada, son derece güzel bir manzara üzerinde bulunuyordu[1]. Manastırın üzerinde yer aldığı Bek Dağı, adını bu manastırdan alarak “Vank Dağı” (Manastır Dağı) adıyla da anılmaktaydı [2]. Manastırın çevresi, Bek Dağı’nın batı eteklerinden çıkan Kozluk Çayı ile (Türk. gözlük: su kaynağı, pınar) çevrelenmişti [3]. Çay, manastırın yamaçlarından akarak Fırat’ın çok sayıdaki kollarına karışıyordu.
Rahip Dırtad Balyan, bu manastır hakkında şöyle yazmaktadır: “Manastır şöhretlidir; konumu yüksek ve hâkim; manzarası büyüleyici ve göz alıcı; havası temiz ve sağlıklıdır; ... suyu ise hoş tatlı, serin ve berrakdır” [4]. Rahip Ğugas İnciciyan ise manastırın yerini, şehrin dışında bulunan ve Orduzu adıyla bilinen bahçelik bölgede göstermekte [5] ve şu bilgiyi eklemektedir: “Malatya episkoposunun makamı buradadır” [6]. Orduzu (eski adıyla Hordöz), bölgenin en eski yerleşimlerinden biri olup bağ ve bahçeleriyle ünlü bir köydü. Bu köyün yakınında Surp Pırgiç Manastırı bulunuyor, ondan biraz ileride ise, yalnızca yaklaşık 2 km mesafede, Surp Lusavoriç Manastırı yer alıyordu. Muhtemelen iki manastırın birbirine oldukça yakın olması sebebiyle, Surp Lusavoriç Manastırı da zaman zaman Ortuzu’da sayılmıştır.
19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, bir zamanlar mamur ve gelişmiş durumda olan manastır kompleksinden yalnızca küçük kilise ile yaklaşık on kadar keşiş hücresi ayakta kalmıştı [7]. Buna rağmen, Malatya ve çevresinde ayakta kalabilmiş üç manastır arasında en önemli ve en eski manastır kabul edilmekteydi.
Manastırın kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Malatyalı Ermeniler arasında yaşayan geleneksel rivayetlere göre manastır, Aziz Krikor Lusavoriç dönemine aitti ve kuruluşu 4. yüzyıla kadar götürülmekteydi [8]. Ancak 1902 yılında Malatya Ruhani Önderliği tarafından hazırlanan istatistikî rapora göre manastır 1205 yılında inşa edilmiştir [9] (Bu bilginin dayandığı ilk kaynak bilinmemektedir.) Bununla birlikte, Surp Lusavoriç Manastırı’na ilişkin yazılı ve elyazması kaynaklar, söz konusu tarihin gerçeğe oldukça yakın olabileceğini göstermektedir.
S. Krikor Lusavoriç Manastırı Hakkında Tarihî Kayıtlar
Surp Krikor Lusavoriç Manastırı’nın kadim bir manastır olduğunu yalnızca günümüze ulaşan manastır yapılarının kalıntıları değil [10], aynı zamanda Melitene’deki Surp Lusavoriç Manastırı’nda istinsah edildiği belirtilen elyazmaları da göstermektedir. Bu elyazmaları, 11. yüzyılın ortalarında burada bir manastır okulunun ve bir yazı atölyesinin (skriptoriumun) mevcut olduğunu doğrulamaktadır [11]. Manastırdan günümüze ulaşan elyazmalarının kolofonlarında sıkça rastlanan “cesur öğretmen ve filozof”, “başöğretmen ve hoca”, “bu kutsal manastırın yöneticisi” gibi unvan ve ifadeler; ayrıca burada gelişmiş bulunan tercüme ve telif geleneği, manastırın Orta Çağ Ermeni dünyasının önemli ruhani, kültürel ve eğitim merkezlerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır [12]. Kaynaklarda manastır, kimi zaman bir inziva merkezi, kimi zaman bir manastır okulu, kimi zaman da bir manastır topluluğu olarak anılmaktadır [13]. Ayrıca 11. yüzyıldan itibaren, tarihî Melitene ruhani önderlik bölgesinin episkoposluk merkezi olarak tanınmıştır [14].
Malatya’nın geçmiş tarihine dair bilgi veren bir müellif, Surp Lusavoriç Manastırı’nda muhafaza edilen ve 11.–12. yüzyıllara ait bir elyazmasının kolofonunu bizzat görüp okuduğunu belirtmektedir. Söz konusu kayda göre manastır, bir vartabedanots (yüksek seviyeli bir manastır okulu ve ilmî eğitim merkezi) niteliği taşımaktaydı ve bünyesinde rahip ve episkopos rütbelerine mensup olmak üzere yaklaşık iki yüz kişilik bir manastır cemaati bulunmaktaydı [15].
Malatya’da çok yaygın ve eski bir rivayete göre, Aziz Krikor Lusavoriç Roma’dan dönüşü sırasında Malatya’ya geldiğinde, bölgedeki Ermeni prens tarafından misafir edilip büyük saygıyla ağırlanmıştır. Rivayete göre söz konusu prens, yaz mevsimini geçirmek üzere Kozluk adı verilen pınarın yakınında çadırlar kurmuş bulunuyordu. Ermenilerin ilk patriği olan Surp Krikor, tepenin çevresini dolaştıktan sonra kendisini ağırlayan prense, buranın bir kilise inşa etmek için son derece elverişli bir yer olduğunu söyler. Prens, Aziz Patriğin bu tavsiyesini aklında tutar ve onun ayrılmasından sonra aynı yerde, Lusavoriç’in adını taşıyan bir kilise inşa ettirir [16].
Surp Krikor Lusavoriç Manastırı’na ilişkin ilk yazılı kayıt, 1616 yılında Malatya’yı ziyaret eden Simeon Lehatsi’ye aittir. Seyyah, gezi notlarında burada gördüğü kiliseden söz ederek şu ifadeyi kullanmaktadır: “Ve orada Lusavoriç adını taşıyan büyük bir taş kilise vardı” [17]. Bu kısa kayıt, kilisenin geçmişte yıkım ve tahribata uğramış olması nedeniyle eski yapısından yalnızca bir bölümünün ayakta kaldığını veya onarım çalışmaları sırasında daha küçük ölçülerde yeniden inşa edildiğini düşündürmektedir [18]. Çağdaşlara ait tasvirlerde, “kilisenin küçük ve gösterişsiz olduğu” belirtilmektedir.
Surp Lusavoriç Manastırı’nın Mimari Kompleksi
Gerçekten de mevcut tasvirlerin bir araya getirilmesiyle, siyah renkli kaba yontulmuş taşlardan inşa edilmiş, tek nefli ve tonoz örtülü küçük bir kilisenin silueti ortaya çıkmaktadır. Yapı, süslemeden uzak ve son derece sade bir mimariye sahipti [19]. Rahip Kevork Aslanyan bu manastır hakkında şöyle yazmaktadır: “Bu manastır, diğer manastırlar gibi ihtişama sahip değildi; dış görünüşünde de iç mekânında da göz kamaştırıcı bir görkem yoktu. Ancak mabedin kutsal kokusu, her inananın yüreğini tutuşturmuştu.” Aslanyan’a göre manastır, “derin bir tarih ve buhur kokusu taşıyan atmosferiyle” her taraftan gelen hacıları ve ziyaretçileri ağırlamaktaydı [20]. Bu sebeple manastırın önemi, mimari görkeminden çok, taşıdığı ruhani miras ve halk nezdindeki saygınlığından kaynaklanıyordu.
Kilise, her ne kadar küçük ölçülerde olsa da son derece sağlam inşa edilmiş, adeta bir kaleyi andıran kalın duvarlı bir yapıydı. Her iki yanında, içeriye ışık veren dar ve uzun pencereler bulunuyordu [21]. Kadim giriş kapısı ise çürümeye dayanıklı dişbudak ağacından yapılmış, büyük çelik çivilerle sağlamlaştırılmıştı [22]. Mabedin içinde, apsisteki Kutsal Sunak’ın önünde, eski bir haçkar bulunuyordu. Kandillerin ve mumların dumanı nedeniyle bu haçkar bütünüyle kararmıştı [23]. Haçkarın arka yüzünde şu kitabe yer almaktaydı: “1260 yılında bu Kutsal Haç, Bedros ve diğerlerinin şefaati için dikildi. Âmin” [24].
Mabedin içinde, kucağında Çocuk İsa’yı taşıyan bir Meryem Ana ikonu bulunmaktaydı. Sanatsal bakımdan büyük bir ustalık eseri sayılmasa da, kaynakların ifadesiyle “kutsallık mührü taşıyan” bir eser olarak kabul edilmekteydi [25]. Aslanyan, manastırın eski eserleri hakkında şu bilgiyi vermektedir: “Manastırın eski hatıralarından geriye birkaç elyazmasından başka bir şey kalmamıştı.” Ancak hemen ardından, manastırda muhafaza edilen “son derece kıymetli bir parşömen İncil”den de söz etmektedir [26].
Kilise giriş kapısının alınlığında ise, yapının yeniden inşasına ilişkin oyma bir kitabe bulunuyordu. “Aziz Krikor’un bu kapısı, Episkopos Simeon tarafından, Ermeni takviminin 888 yılında (1439), Mart ayının 3. gününde, benim ve ebeveynlerimin hatırası için inşa edildi.”
Mıgırdiç Vorperyan, kilisenin giriş kapısının üst kısmında bulunan bir başka kitabeden de söz etmektedir. Kitabede şu ifade yer almaktadır: “888 yılında yenilendi.” Bu tarih, mabedin yeniden inşa edildiği yıl olan 1439’a tekabül etmektedir (888 + 551 = 1439) [29].
Manastır, taş bir surla çevriliydi. Mabedin kuzeydoğu tarafında, keşiş ve ziyaretçilerin kullandığı, kaba yontulmuş taştan yapılmış tonoz örtülü hücreler yer almaktaydı [30]. Kaynaklara göre, 1860’lı yıllara kadar bu yapı tek katlı olup, karanlık ve rutubetli 8-10 odadan oluşuyordu. Daha sonra bunların üzerine ikinci bir kat eklenmiş ve aynı sayıda oda daha yapılmıştı. Bu üst kat ahşap karkaslı, toprak damlı ve oldukça özensiz bir şekilde inşa edilmişti [31]. Manastırın güney tarafında ise çeşitli amaçlarla kullanılan başka yapılar bulunuyordu: çiftçi barınakları, tabakhane, ahır, kiler ve benzeri yapılar [32].
Mabedin girişinin hemen karşısında birkaç mezar taşı bulunuyordu [33]. Bunlardan birinin üzerinde şu yazı açıkça okunmaktaydı: “Bu mezar taşı, şehit Rahip Stepan için, 1777 yılında dikildi” [34]. Söz konusu rahibin şehadeti hakkında kesin bir bilgimiz bulunmamaktadır. Ancak “şehit” (nahadag) unvanının, inancı uğruna hayatını kaybetmiş ruhbanlar için kullanıldığı bilinmektedir.

Surp Lusavoriç Manastırı'nın “Acınacak” Durumu
Episkopos Sırabyon Sabunciyan, 3 Şubat 1861 tarihli ilk raporunu İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne göndermiştir. Yeni seçilen ruhani önder, episkoposluk bölgesinde başlattığı faaliyetler hakkında bilgi verirken, Surp Lusavoriç Manastırı'nın mülkleri meselesiyle de yakından ilgilendiğini bildirmektedir [35]. Ayrıntılar verilmemekle birlikte, burada söz konusu olanın manastıra ait olup el konulmuş mülkler olduğu kolaylıkla tahmin edilebilir. Episkopos Sırabyon’un ilk ruhani önderlik dönemi 1865 yılına kadar sürmüştür. Ondan sonra gelen ruhani önderler ise kısa bir süre görev yaptıktan sonra ya Malatya’dan ayrılmışlar ya da halkın talebi üzerine görevlerinden uzaklaştırılmışlardır. 1873 yılında Malatya Ermenilerinin güçlü isteği üzerine Episkopos Sırabyon yeniden Malatya ruhani önderliğini üstlenmiş, aynı zamanda Surp Lusavoriç Manastırı'nın başrahipliği görevini de yürütmüştür [36].
1878 yılının yazında Surp Lusavoriç Manastırı’nı ziyaret eden Rahip Karekin Sırvatzdyants şöyle yazmaktadır: “Yüksek ve esintili bir mevkide bulunuyor; küçük bir mabedi ve birkaç kargir odası var. Bütün kapılar açık, ıssız ve harap bir durumda. İnsan namına kimseyi görmedik. ... İşte bu, keşişlerinin çok sayıda elyazması ve kilise kitabı yazmış oldukları manastırdır... Fakat bugün bu acınacak duruma düşmesinin hikâyesi dinlenmeye değerdir” [37]. Yazar daha sonra, manastırın bu “acınacak durumunun” sebebi olarak, kendisini manastırın sahibi ve yöneticisi gibi gören Sahak adlı bir rahibi göstermektedir. Ailesiyle birlikte manastırda yaşayan bu rahip, aynı anda hem başrahip, hem yönetici, hem çiftçi, hem de her şey konumundaydı. Bununla da yetinmeyerek, manastıra ait tarlaları kendi adına geçirip mülk edinmek istemiş, ancak bunda başarılı olamamıştır. Bunun üzerine, Ruhani Önderlik Meclisi rahibin manastırdan çıkarılmasına karar verir. Rahip ise devletin yüksek makamlarına başvurur. Ruhani Önderlik de İstanbul Patriği’ne telgraf gönderir. Patrik, rahibi İstanbul’a çağırır. Sırvatzdyants bunu alaycı bir üslupla şöyle anlatmaktadır: “O ise kısa yolu seçer; Malatya Katoliklerinin Başepiskoposu Levon Hazretleri’ne başvurur, onun inancını ve himayesini kabul eder.” Bunu yaparken umudu, manastırın topraklarına sahip olabilmekti; hatta bunun için gerekirse “Lusavoriç’i bile papalık yanlısı yapmak”tan çekinmeyecekti [38]. Sırvatzdyants, Katolik ruhani önderin kendisine anlattıklarını aktararak sözlerine şöyle devam etmektedir: “Bunların aklına şaşma; nasıl oluyor da daha önce burada bir karış yerleri bile yokken, ... bugün oldukça kalabalık bir Katolik cemaatine, büyük bir kiliseye, bir okula, bir ruhani önderlik binasına ve başka mülklere sahip olmuşlardır.” [39]
Surp Lusavoriç Manastırı: Halkın Ortak Ziyaretgâhı
Manastır her zaman ziyaretçilerle doluydu. Halk, hem şehirden hem de çevre köylerden aileleriyle birlikte Surp Lusavoriç’e gelir, günlerce, hatta haftalarca manastırda kalırdı. Rahip Garabed Benneyan şöyle yazmaktadır: “Ziyaretçiler hiçbir zaman eksik olmaz; gerek yerli gerekse gurbetten gelenler aileleriyle birlikte burada haftalar ve aylar geçirirler.” [40] Manastırın sağlıklı havası, soğuk ve berrak suyu ile güzel çevresi, burayı yaz aylarında dinlenmek ve temiz hava almak için tercih edilen bir mekân hâline getirmişti. Özellikle yaz mevsiminde, cumartesi ve pazar günleri, kadın, erkek, yaşlı ve gençlerden oluşan gruplar hâlinde halk Surp Lusavoriç’e yönelirdi. “Kışın karları eriyip dağları ve vadileri yeşillik örtüsü kapladığında, ... ziyaretçi kafilesi, orada sığınmış bulunan Surp Krikor Lusavoriç’e kurbanını sunmak, şifa, dilek ve murad istemek için Manastır’a doğru yola çıkardı.” [41] Rivayete göre, hasta kimseler haftalarca manastırda kalır ve Lusavoriç’in canlandırıcı havası ve suyuyla iyileşirlerdi. Ağır hastalar ve sara hastalığı olanlar geceleyin mabedin içinde bırakılırdı. Eğer kendilerine “adağın kabul edilmiştir” denirse iyileşmiş sayılırlardı; buna karşılık “kabul edilmemiştir” denildiğinde hastalığın geçmediğine inanılırdı [42]. Çocuğu olmayan kadınlar ve çiftler de manastıra gelirlerdi. Ayrıca yeni doğan bir çocuğun yaşaması için, onu Surp Lusavoriç Manastırı’nda vaftiz ettirme adağında bulunulurdu [43]. Adakları gerçekleşen kişiler, söz verdikleri kurbanı kesmek üzere manastıra gelirlerdi. Ziyaretçilerin zaman zaman manastıra halı, kilim, zeytinyağı ve çeşitli ürünler bağışladıkları görülürse de, en yaygın bağış şekli para bağışıydı [44].
Kilise bayramları ve azizlerin yortuları ise daha da kalabalık ve hareketli geçerdi. Manastırın ziyaret günü, Surp Krikor Lusavoriç’in Kuyudan Çıkışı Yortusu idi. Bu gün, halkın topluca katıldığı bir hac ziyareti ve şenliğe dönüşürdü [45]. Kabul gören âdete göre, bayramın arifesinde ziyaretçiler büyük miktarda erzak ve adak olarak sunulacak hayvanlarla birlikte manastıra çıkar, adaklarını yenilerlerdi. Kilisedeki dinî tören sona erer ermez, kutlamalar, şölenler ve eğlenceler başlardı. Ziyaretçiler, imkânlarına göre adak için ayrılmış koyun, kuzu, oğlak, horoz veya güvercin getirir; bunlar kilise töreniyle kutsandıktan sonra kesilir, ardından adak etinin pişirilmesi ve adakların yerine getirilmesine bağlı sevinç gösterileri başlardı [46]. Geleneğe göre, adak etinden mutlaka ihtiyaç sahiplerine de pay ayrılırdı; tıpkı Ermenilerin ilk patriği Surp Krikor Lusavoriç’in belirlediği şekilde.
Surp Lusavoriç Manastırı’nın Malatya Ermenilerinin en sevdiği yerlerden biri olduğunu söylemek, Malatya Ermenilerinin millî ve toplumsal hayatı, gelenekleri, görenekleri ve manevi duyguları içindeki yerini anlatmak için yetersiz kalır.
Doğal güzellikleriyle; dağları, berrak dereleri, yemyeşil alanları, vadileri ve kutsal mekânlarıyla Surp Lusavoriç - yahut Malatyalıların kısaca söylemeyi tercih ettikleri şekliyle “Vank” (Manastır)[47] - hem bir ziyaretgâh, hem bir kutsal mekân, hem de dinlenme ve eğlenme yeri idi. İnsanlar burada, tabiatın serbest ortamı içinde, rahatça eğlenme ve dinlenme imkânı buluyorlardı. Uzun zamandan beri devletî ve siyasî himayeden mahrum kalmış, her türlü baskı ve takibata maruz kalan Malatya Ermenileri için manastır çevresi, özgürlüğün, serbestliğin ve üzerlerindeki baskıyı bir süreliğine olsun unutabilmenin mekânı hâline gelmişti. Muhtemelen Kevork Melidinetsi şu satırları yazarken bunu kastetmektedir: “Şehrin bunaltıcı ve köleleştirici atmosferinden kurtulan kalabalık, bir an için kendisini özgür hissederek... yüreğini ana tabiatın önünde açar; acı ve sevinç nidaları dağları ve vadileri doldururdu.” [48]
Malatya Ermenilerine ait kaynaklar, hatıralarında sık sık okul arkadaşlarıyla, özellikle de Sahakyan Mektebi’nin mezun öğrencileri ve öğretmenleriyle birlikte, “Malatyalıların en büyük ziyaretgâhı” olan Surp Lusavoriç Manastırı’na çıktıklarını anlatırlar. Orada, güzel tabiatın kucağında eğlenir, gönüllerince şarkılar söyler, kayalara ve sarp yamaçlara tırmanır, doğanın gizemli köşelerinin güzelliklerini seyrederlerdi [49]. Melidinetsi, okul yıllarına dair hatıralarında şöyle yazmaktadır: “Fakat manastır, dağın zirvesine kurulmuş o manastır, toprağı ve suyu, ağaçları ve çiçekleriyle, Sahakyan Mektebi’nin üç yüz öğrencisi yankıları dağları ve vadileri dolduran gür sesli şarkılarımızla içine dolduğumuzda, canlı bir cennet köşesine dönüşürdü. ... Oyun, gezinti ve tırmanışlar arasında gün bir an gibi geçerdi... ve manastırın toprağından ve suyundan, ağacından ve çiçeğinden gözyaşları içinde ayrılırdık.” [50]
Surp Lusavoriç Manastırı’nın Mülkleri
Eskiden beri, bütün Ermeni manastırlarında olduğu gibi, Surp Lusavoriç Manastırı da geniş arazi, bahçe ve bağlarla donatılmıştı. Manastır hakkında yazan müellifler, Surp Lusavoriç’in kendi mülkleri sayesinde zengin ve kendi kendine yeterli bir manastır olduğunu belirtmektedirler. Özellikle, manastırın yaklaşık 400 kot ekilebilir araziye, bağlara, dutluklara, kayısı ve badem ağaçlıklarına sahip olduğu zikredilmektedir [51]. Rahip Benneyan, manastırın iki-üç saatlik mesafe uzaklıkta mülklere, ormanlara, bahçelere ve 400-500 dönümlük seçkin tarım arazilerine sahip olduğunu kaydetmektedir [52]. Diğer kaynaklara göre ise manastırın geniş ekili arazileri, çeşitli ağaçlıkları ve korulukları, meyve bahçeleri, binlerce asması ve benzeri mülkleri bulunmaktaydı [53]. Ancak manastıra ait topraklar, tarlalar ve bağlar bir süreden beri tamamen bakımsız bırakılmıştı. Düzenli olarak işlenmedikleri için de “yaşlanmış ve çoraklaşmış” bir görünüm arz etmekteydiler [54].
Manastırın topraklarının işlenmesi için genellikle Kürt çiftçiler kiralanır ya da araziler şahıslara kiraya verilirdi [55]. Ancak son dönemlerde bunlar yeterli ürün ve gelir sağlamamaktaydı. Benneyan, manastırın mülklerinden söz ederken şöyle yazmaktadır: “Malatyalı Ermeni, bu manastırın topraklarından yararlanma konusunda son derece ilgisiz ve kayıtsızdır.” Ona göre, bu arazilere özen göstermek, gelir elde etmek ve ileride burada bir okul veya başka bir eğitim kurumu tesis etmeyi düşünmek yerine, manastır mülkleri tamamen ihmal edilmişti [56]. Benneyan ayrıca, eğer “doğru düzgün” çiftçiler getirilebilseydi, birkaç yıl içinde bol ürün elde etmenin ve ardından kayda değer bir gelir sağlamanın mümkün olacağını belirtmektedir [57]. “Bu nedenle,- diye sonuçlandırır yazar-, çalışkan ruhbanlar ve sivillerden oluşan bir manastır meclisi kurulmalı ve manastırın yönetimi ona emanet edilmeliydi.” [58]
Malatya Ermeni Episkoposluğunun ruhani önderi Rahip Kevork Arslanyan, Surp Lusavoriç Manastırı’nın sahipsiz kalmış durumuna değinirken, bunun sebebini ardı ardına gelen ruhani önderlerin verimsiz, hatta zaman zaman birbirine zıt faaliyetlerinde görmektedir: “Son yüz yıl boyunca gelip geçen manastırın ruhani önder-başrahipleri de, ne maddi ne de manevi bakımdan, belirli ve ciddi bir çalışma ortaya koymamışlardır.” [59] Arslanyan, istisna olarak manastıra az da olsa faydalı olmuş bazı ruhani önderleri zikretmektedir. Bunlar; manastıra su getirilmesini sağlayan Episkopos Sahak Sahakyan, Rahip Saçlı Madteos ve Malatya doğumlu Rahip Harutyun Arakelyan’dır. Ona göre bu şahısların, Surp Krikor Lusavoriç ve Surp Pırgiç manastırları üzerinde önemli emek ve hizmetleri bulunmaktaydı [60].
Surp Lusavoriç Manastırı: 19. Yüzyılın Sonlarından 1915’e Kadar
Episkopos Sahak Sahakyan, ruhani önderliği döneminde, 1889 yılında manastırın avlusu içinde büyük yalaklı ve güzel bir çeşme yaptırmıştır. Çeşme, “ailesinin hatırasına” inşa edilmiştir [61]. Kayalıklardan akan Kozluk suyunu kirlenmekten korumak ve manastıra temiz su sağlamak amacıyla, dağın yükseklerinden gelen dere suları künklerle aşağıya indirilmiş ve sürekli akan bir çeşmeye dönüştürülmüştür. Malatyalılar bu çeşmeye Lusavoriç Çeşmesi veya Lus Çeşmesi adını vermekteydiler. Su, Malatya bölgesinin önemli su kaynaklarından biri olan Dermesih (Der Mesih - Derme Su) akıntısından gelmekteydi [62]. Yine Episkopos Sahak’ın girişimleriyle, manastıra çıkan dar patika yolun yerine geniş bir yol yapılmıştır [63].
1895 yılında Malatya’da meydana gelen Hamidiye katliamları sırasında Surp Lusavoriç Manastırı da Türk ve Kürt çapulcu gruplarının saldırı ve yağmasına uğramıştır. Manastırda muhafaza edilen elyazmaları ve değerli eşyalarla birlikte, manastıra ait tapular de ele geçirilmiştir. Manastır bir süre işgal altında kaldıktan sonra geri verilmişse de, manastırın suyu Hacı Abdullah adında nüfuzlu bir eşrafın elinde kalmıştır [64].
1895 katliamlarından sonra Malatya’da toplanan yetim çocuklara barınak sağlamak, onları korumak ve eğitim imkânları oluşturmak amacıyla, 1898 yılında Surp Lusavoriç Manastırı’nda bir yetimhane-okul açılmış ve burada yaklaşık elli yetim çocuk barındırılmıştır [65]. Yetimhane, manastırın batı tarafında bulunan “10–12 odalı” bir binada, bir öğretmen ile bir hayrigin (gözetmen, ç.n.) gözetimi altında faaliyet göstermekteydi. Kurum, ruhani önderliğin denetiminde çalışan özel bir komite tarafından yönetiliyordu [66]. Daha ilk günden itibaren, yetimlerin genel eğitimlerinin yanı sıra ayakkabıcılık, tabakçılık ve benzeri meslekleri öğrenmelerine de özen gösterilmiştir [67]. Yetimhanenin giderleri, İstanbul Ermeni Patrikhanesi tarafından tahsis edilen 15 Osmanlı altını ile manastırın kendi gelirlerinden karşılanıyordu [68]. Patrikhaneden gönderilen bu paranın ise Moskova Yetim Himaye Cemiyetlerinin kaynaklarından sağlandığı belirtilmektedir [69].
Malatya Ruhani Önderliği Kaymakamı Rahip Haçadur Der Ğazaryan, 21 Mart 1902 tarihli raporunda, manastırın küçük bir mabede, çevresinde iki katlı yaklaşık otuz odaya, bitişiğinde yetimhane binasına ve 2–3 bin kırat buğday ekilebilecek büyüklükte tarlalara sahip olduğunu, ancak bu arazilerin bir kısmının işlenmeden kaldığını bildirmektedir [70].
1906-1907 yıllarında, Rahip Kevork Aslanyan’ın ruhani önderliği döneminde, Surp Lusavoriç Manastırı’nda 1895 felaketinden beri ihtiyaç duyulan bir dizi onarım ve yenileme çalışması gerçekleştirilmiştir. Aslanyan’ın gayretli çalışmaları sayesinde kilise onarılmış, daha önceki gösterişsiz odaların üzerine ziyaretçiler için ayrılmış 10-15 yeni oda inşa edilmiş, ayrıca ruhani önderlik binasının eski temelleri üzerinde iki katlı, “görkemli ve ihtişamlı” bir yapı yükseltilmiştir [71]. Görgü tanıklarının hatıralarında yer alan tasvirlerden ve günümüze ulaşan nadir bir fotoğraftan, manastırın eteğinde yer alan geniş taş yapının görünümü anlaşılmaktadır. Üst kattaki kemerli alınlıklı pencereler ve dışarıya doğru çıkıntı yapan güzel çıkmalar dikkat çekmektedir [72]. Buradan, dağın eteğinde bulunan derin vadiye, biraz ilerideki Pınarbaşı’nın büyük havuzuna, Surp Lusavoriç’in ufkunu kuşatan ovaya [73] ve daha uzakta gümüş bir şerit gibi uzanan Fırat Nehri’ne doğru güzel bir manzara açılmaktaydı [74].
Manastırın temiz havası ve tabiî güzelliğiyle birlikte düzenlenmiş çevresi ve modern yeni binası, ziyaretlere yeni bir canlılık kazandırmıştır. Her hafta Surp Badarak icra edilmekte, ayrıca sürekli adak takdisleri gerçekleştirilmekteydi. Ziyaretçilerin yanı sıra, temiz hava almak ve dinlenmek amacıyla şehrin ileri gelenleri ile yüksek rütbeli devlet görevlileri de buraya gelmekteydi [75]. Görgü tanıklarının ifadelerine göre, manastırın odaları çok sayıdaki ziyaretçiyi barındırmaya yetmemekteydi. Birçok kişi manastırda yer bulamadığından, dışarıda, kayısı bahçelerinde kurulan çadırların altında gecelemekteydi [76].

Aslanyan, manastıra ait mülklerin mümkün olduğu ölçüde gelir getirir hâle gelmesi için de çaba göstermiştir. “Ölü” durumdaki tarlaların ve bağların yeniden verimli hâle getirilmesi, ayrıca yeni bahçeler ve üzüm bağları kurulması yönünde çalışmalar yapılmıştır. 1900’lü yıllarda, “manastırın tarlalarında ve bahçelerinde” çalışan iki çiftçinin adı zikredilmektedir: Veli Dayı ve kardeşi Mikael [77].
Gerçekten de, Rahip Aslanyan’ın girişimleri ve manastırın iyi durumu sayesinde, ziyaretçi sayısındaki artışla birlikte Surp Pırgiç Manastırı sürekli maddi gelirler elde etmeye başlamıştır [78].
Her pazar günü düzenli olarak Surp Badarak icra edilmekte, ayrıca adak takdisleri yapılmaktaydı [79]. Manastırın ruhani hizmetlerini düzenlemek amacıyla, Malatya Episkoposluk Meclisi’nin kararıyla, episkoposluğa bağlı bütün rahipler sırayla başlıca ziyaretgâhlar olan Surp Lusavoriç ve Surp Pırgiç manastırlarını ziyaret etmek ve ziyaretçilere ruhani hizmet sunmakla yükümlü kılınmışlardı [80].
Malatya Episkoposluğu kaymakamı Peder Yeğya Der Garabedyan’ın 11 Mayıs 1911 tarihli, İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne gönderdiği rapordan öğreniyoruz ki, Surp Pırgiç Manastırı 350 dönüm ekili araziye, bir koruluğa ve üç saatlik çevreyi kapsayan işlenmemiş, susuz tarlalar ile dağlık arazilere sahipti [81]. Aynı raporda, manastırın 60 Osmanlı altını gelir elde ettiği, bu gelirin tamamının kendi ihtiyaçlarına harcandığı belirtilmektedir; “çünkü manastır 1895 katliamında yağmalanmıştı.”
Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve onu takip eden yıllarda Malatya episkoposluğu da, manastır da ruhani önderden mahrum kalmıştır.
1915 yılında Malatya’da başlayan Ermeni katliamları sırasında Surp Lusavoriç Manastırı işgal edilmiş ve yaklaşık dokuz ay boyunca bir tekkeye dönüştürülmüştür [82]. Daha sonra, Harput’taki İngiliz konsolosunun vilayet valisi Şakir Paşa’ya sunduğu şikâyet üzerine, yağmalanmış ve harap edilmiş bir durumda Ermenilere geri verilmiştir. Manastırın geri alınmasında Harput’taki Amerikan yardım kuruluşunun misyonerleri Doktor Gates [83] ve Bay Poulk ile, o sırada özel bir görevle Malatya’da bulunan Uluslararası Kızıl Haç temsilcilerinin de belirli bir rol oynadıkları belirtilmektedir. Mütarekenin ilanından sonra, sürgün yollarından geri dönen Malatyalı Ermenilerin küçük grupları bir süre Surp Lusavoriç Manastırı’na sığınmış; manastırı yeniden canlandırma yönündeki umutlarını hâlâ korumuşlardır [84].
Görgü tanıklarının ifadelerine göre, çevre köylerin sakinleri zaten yarı yıkık durumda bulunan manastırı bütünüyle söküp götürmüşler; kapılarını, pencerelerini, kerestelerini ve elde edebildikleri diğer malzemeleri almışlardı. Bir hatırat yazarı o günlerdeki manastırı şöyle tasvir etmektedir: “Fakat artık bu, eski manastır değildi; yarı yıkılmış, harap ve sahipsizdi. Sanki yüzüne siyah örtü çekmiş dul kalmış bir gelin gibiydi.” [85]
Malatyalı B. Arakelyan ise, tehcir ve sürgünün korkunç günlerinden sonra gerçekleştirilen, belki de ilk ve son Surp Lusavoriç ziyaretine, yüzü aşkın ziyaretçinin katıldığı bir kafileyle iştirak ettiğini anlatmaktadır. Yazar özellikle, Anna adlı ablasının ve iki komşu kadının adakta bulunduklarını kaydetmektedir. Buna göre, “sevdiklerinin” (kocalarının) hayatta oldukları haberini aldıkları takdirde birer koyun satın alacak, bunları keserek Surp Lusavoriç Manastırı’nda adak yemeği hazırlayacaklardı.
Nitekim yaklaşık beş yıllık endişe, gözyaşı ve acının ardından beklenen haber gelmişti. Bunun üzerine, her türlü tehlikeyi göze alarak, komşuları ve akrabalarıyla birlikte manastıra çıkıp adaklarını yerine getirmişlerdir. Yazar, ziyaret boyunca Mustafa adlı bir Türk arabacının ve ona eşlik eden kişinin Ermenilerin güvenliğini sağladıklarını özellikle belirtmektedir [86].
Ancak ateşkesin ilanından kısa bir süre sonra hükümet manastıra el koymuş ve onu, mülkleriyle birlikte, dört Kürde satmıştır. Bu kişiler manastırı ahıra, kiliseyi ise samanlığa çevirmişlerdir [87].
Surp Lusavoriç Manastırı'nın Çevresi
1. Gözlük Pınarı
Manastırın dışında, dağ derelerinin kıyısında sıra hâlinde uzanan gür yapraklı ceviz ağaçları ziyaretçileri karşılamaktaydı. Yeşilliklerle kaplı ve su bakımından zengin bu bölge, kaynağın adından dolayı Kozluk olarak anılmaktaydı. Rahip Aslanyan şöyle yazmaktadır: “Kozluk mevkii ve onun soğuk suyu meşhurdur; asırlık üç ceviz ağacı buraya gölge verir. Ziyaretçiler, adak için manastırdan çok buraya gelirler.” [88] Rivayet edildiğine göre, 1880’li yıllara kadar manastırın çevresi bir ceviz ormanıyla kaplıydı. Ancak zamanla gözetim ve bakımdan mahrum kaldığından, bu ağaçlardan yalnızca çok azı ayakta kalabilmiştir [89].
Biraz ileride, tek başına duran asırlık bir ceviz ağacı ve onun yanında büyük yalaklı, sürekli akan soğuk bir pınar bulunuyordu. Bir çağdaş yazarın ifadesiyle: “İşte Malatya halkı bu ceviz ağacının altında, bu suyun yanında oturmayı severdi.” Yazar ayrıca buranın hem bir ziyaret yeri hem de temiz hava almak için eşsiz bir mekân olduğunu belirtmektedir.
2. Lusavoriç Pınarı
Manastıra giden ziyaret yolunda, ziyaretçileri ilk karşılayan şey, büyük bir kayanın altından çıkan berrak ve soğuk bir pınardı. Yeşil yaprakların gölgesinde bulunan bu kaynak, şifalı suyuyla tanınmaktaydı. Çeşitli hastalıklardan, titreme nöbetlerinden ve ateşli rahatsızlıklardan muzdarip kişiler bu suyla tedavi edilmeye çalışılırdı. “Bu, Lusavoriç’in suyudur,” derlerdi Malatyalılar, “titreme ve dalak hastalığı olanları bunun içinde yıkarlardı; bunların birçoğu da gerçekten şifa ve rahatlık bulurdu.” [90]
3. Vari Göl, Veri Göl ve Kelek Pınar
Lusavoriç Pınarı’ndan yukarı doğru, Kozluk Bahçesi’nin sağ tarafında, yüksekçe bir yerde Vari Göl (Aşağı Göl) bulunuyordu. Manastırı ziyaret eden gençler, söğüt ağaçlarıyla çevrili bu su birikintisinin yanında vakit geçirmeyi severlerdi. Burada yıkanır, ardından ıslak giysilerini çevredeki taşların üzerine sererek kuruturlardı. Bunun biraz yukarısında ve yakınında, yeşillikler arasında saklanmış Kelek Bunar adlı su kaynağı yer alıyordu. İnsanlar burada daha çok eğlenmek ve oyun oynamak amacıyla toplanırlardı. Biraz daha yukarıda, manastırın güney tarafında ise Veri Göl (Yukarı Göl) bulunuyordu. Burası taşlık bir yerdi ve ziyaretçiler tarafından pek sık tercih edilmezdi [91].
4. Kulunç Taşı
Manastıra varmadan önce, kayadan oluşmuş büyük bir taş bulunuyordu. Yöre halkı bu taşa Kulunç Taşı (yerel ağızda: yuvarlak, yassı taş) adını veriyordu. Eklem ağrılarından muzdarip kişiler bu taşın yanına gelir, ağrıyan yerlerini taşa sürerek şifa bulurdu [92].
5. Surp Lusavoriç Mağarası
Manastıra çıkılan tepenin eteğinde, dikkat çeken iki önemli yer bulunuyordu. Bek Dağı’nın batı yamacında, İndara (veya İn Dere; dere: vadi) adı verilen vadinin içinde, Surp Krikor Lusavoriç’e atfedilen kaya içine oyulmuş bir mağara yer almaktaydı [93]. Halk buraya “Lusavorça Kalıfa” (ermişin kaldığı yer) adını veriyordu [94]. Geleneğe göre, Krikor Lusavoriç bu mağarada gizlenmiş ve inzivaya çekilmişti. Mağaranın içine girildiğinde, insan kendisini bir sunağın önündeymiş gibi hissederdi. Burada Surp Krikor Lusavoriç’in taştan yapılmış bir heykeli bulunuyordu [95]. Vorperyan’ın tasviri şöyledir: “Hayal edin,” der, “üzerinde ayin giysileri bulunan, başında çatallı taç taşıyan, ellerini yukarı kaldırmış devasa bir episkopos heykelini.” [96] Halk arasında bu heykelin, “Lusavoriç’e ait olduğu ve bir mucize eseri olarak şekillendiği” söylenirdi [97]. Halk bu mağarayı kutsal bir yer sayıyor, içinden çıkan pınarın suyunu da Lusavoriç’in kudreti sayesinde şifa verici kabul ediyordu. Peder Benneyan bu kayaya oyulmuş mekânı küçük bir şapele benzetmekte ve şu bilgiyi eklemektedir: “Rivayete göre bizim Surp Lusavoriç buraya gelip bir süre bu mağarada inzivaya çekilmiştir.” [98]
6. Krikor Lusavoriç’in İzleri
Manastırın yakınında bulunan tabiî bir mağarada, Surp Krikor Lusavoriç’in “ayak izleri, ellerinin değdiği yerler ve başını koyduğu çukurlaşmış taş”ın hâlâ görülebilirdi [99]. Bunlarla ilgili çeşitli efsaneler anlatılmaktaydı. Bu rivayetlerden birine göre, manastırı bizzat Krikor Lusavoriç kurmuştu. Bunun delili olarak da kayalar üzerinde görülen devasa ayak izlerini gösterirlerdi [100]. Anlatıldığına göre, Krikor Lusavoriç manastırın taşlarını omuzlarında taşırken, yükün ağırlığından ayakları kayaların içine gömülmüş ve taş zeminin üzerinde derin izler bırakmıştı [101].
7. Hoşruk Mağarası
Vadinin sağ tarafında, dağın yamacında Hoşruk Mağarası adı verilen başka bir mağara bulunuyordu. Mağaranın girişi genişti; birkaç kişi rahatlıkla içeri girebilirdi. Mağaranın içinde, kayaların oyuklarından su damlamaktaydı. Rivayete göre bu su, yer altından gelen kireçli bir su olup birçok deri hastalığına iyi gelmekteydi. Özellikle yüzlerinde veya ellerinde Malatyalıların hoşruk (siğil, nasır benzeri deri oluşumu) dedikleri rahatsızlık bulunan kişiler bu suyla yıkanır ve şifa bulduklarına inanırlardı. Bu sebeple halk bu mağaraya “Hoşruk” adını vermişti [102].
8. Kıl Köprüsü
Mağaraya ulaşmadan önce, geçilmesi güç bir patika bulunuyordu. Bu yol, derin vadiye bakan kayalıkların ve yukarıdan sarkan sivri kaya çıkıntılarının arasından geçmekteydi. Bu dar ve tehlikeli geçide Maze Gamurç (Kıl Köprüsü) adı verilirdi [103]. İnanışa göre, bu köprüden geçip mağaraya girebilen kişinin dileği, “Surp Lusavoriç’in şefaatiyle” yerine gelirdi [104]. Malatyalıların bu kutsal ziyaretgâhı ziyaret ettikleri özel bir gün vardı. Paskalya Bayramı’nı takip eden Yeni Pazar gününde çok sayıda ziyaretçi buraya gelirdi. Özellikle çocuğu olmayan kadınlar, çocuk sahibi olduğu hâlde onları küçük yaşta kaybeden anneler ve benzer durumda olan kişiler burada adakta bulunurlardı. Adak sahipleri, her türlü korku ve tehlikeyi göze alarak, “Tanrı’nın adaklarını yerine getirmesi için Kıl Köprüsü’nden geçmeye” çalışırlardı [105].
9. Lusavoriç’in Atının Yemliği
Kıl Köprüsü’nün yakınında düz bir alan bulunuyordu. Halk arasında buranın, Lusavoriç’in atının yemliğinin bulunduğu yer olduğu söylenirdi. Burada, atın nal izleri açıkça görülebilirdi. Bununla birlikte, bu rivayetle alay eden nüktedan kişiler de eksik değildi. Onlar bu yer hakkında şöyle derlerdi: “Atın burada yürümüş olabilmesi için herhâlde kuş kanatlarına sahip olması gerekirdi.” [106]
Anardzat Pıjişg (Ücretsiz Hekim) Manastırı
Anardzat Pıjişg Manastırı Hakkında Rivayetler ve Tarihî Kayıtlar
Anardzat Pıjişg Manastırı, Malatya’nın doğu tarafında, bir buçuk saat uzaklıkta, Surp Pırgiç ve Surp Lusavoriç manastırlarının arasında, Pınarbaşı ya da Buğarbaşı deresinin su bakımından zengin vadisinde bulunuyordu [107].
Anardzat Pıjişg’in kuruluşuna dair kesin bilgiler mevcut değildir. Manastırla ilgili ilk kayıt, 1590 tarihli bir elyazmasının kolofonundan gelmektedir. Burada, Malatya’nın manastır ve kiliseleri arasında Anardzat Pıjişg de zikredilir: “... Melitene vilayetinde, Türkçe adıyla Malatya denilen yerde; Surp Krikor Lusavoriç’in Manastırı denilen yerde, Surp Hovhannes’in, Ücretsiz Hekimler Aziz Kosmas ve Damianos’un, İlk Şehit Surp Stepanos’un ve Surp Sofia’nın himayesi altında...”[108].
Rahip Yeprem Boğosyan, Malatya Ermeni manastırlarına dair çalışmasında, önce kaynaklarda Malatya çevresinde “Anardzat Pıjişg” adıyla bir manastır kaydına rastlamadığını belirtir; ardından yukarıda anılan 1590 tarihli elyazması kolofonundan hareketle, burada zikredilen “Anardzat Pıjişg”in Surp Lusavoriç Manastırı’na ait bir kilise veya şapel olduğunu varsayar [109]. Oysa açıktır ki müstensih, bıraktığı kolofonda gelenek gereği Malatya’nın kilise ve manastırlarını koruyucu ve himayeci azizler olarak sıralamakta; bu sırada Anardzat, bağımsız ve ayrı bir manastır olarak zikredilmektedir. Bu yanlış anlamaya kendisi de takılan Alboyacıyan ise uzun uzadıya çıkarımlarda bulunur [110].
Yazılı kaynaklarda yer alan dolaylı atıflar, Anardzat’ın erken Orta Çağ’da, daha doğrusu erken Hristiyanlık döneminde, oldukça tanınmış, mamur ve gelişmiş bir manastır olduğunu; ayrıca yüksek düzeyde bir eğitim geleneğine sahip bulunduğunu düşündürmektedir. Bunun uzak bir yansımasını, Mesrop Maşdots’un Ermeni alfabesini oluşturduktan sonra dönüş yolunda Malatya’yı ziyaret ettiğini ve öğrencilerinden ikisini öğrenim görmeleri için buradaki “ilahiyat seminerinde” bırakarak kendisinin Ermenistan’a döndüğünü anlatan bir rivayette bulmaktayız [111]. Bu rivayet, Mesrop Maşdots’un Mezopotamya’ya yaptığı yolculuğun halk hafızasındaki yansımasıdır. Tarihî kaynaklarda özellikle, Mesrop Maşdots’un vaaz faaliyetleri sırasında öğrencileriyle birlikte Melitene’yi ziyaret ettiği ve burada bölgenin ruhani önderi Episkopos Akak ile görüştüğü; öğrencilerini de onun gözetimine bıraktığı kaydedilmektedir [112]. Burada dikkat çekici olan yalnızca bu değildir. Rivayet süzgecinden geçmiş bu anlatı, Malatya Ermenilerinin hafızasında korunmuş uzak bir hatırayı da yansıtmaktadır: 4. yüzyılda Malatya’daki üç manastırdan yalnızca birinde yüksek seviyeli bir eğitim kurumu bulunmaktaydı ve bu kurumun büyük ihtimalle Anardzat Manastırı olduğu anlaşılmaktadır [113].
Peder Garabet Benneyan, manastır hakkında bir başka rivayeti de aktarmaktadır. Buna göre Anardzat Pıjişg, eski zamanlarda çok büyük ve tanınmış bir manastır olup, çok sayıda şapele, sunağa ve haçkara sahipti [114]. Gerçekten de, bir zamanlar görkemli ve müreffeh olan bu manastırın varlığına, günümüze ulaşan harabeler ve yapı kalıntıları tanıklık etmektedir [115]. Benneyan’a göre, şapel dışında kalan bütün yapılar harap olmuş ve yıkıntı hâline gelmiş durumdaydı [116].
Anardzat Pıjişg Manastırı’nın Mimari Yapısı
Rahip Aslanyan bu manastır hakkında şöyle yazmaktadır: “Bugün harap bir şapelden ibarettir. Geniş yapıların kalıntıları arasından, tamamen yıkıntıya dönmüş enkaz içinde yalnızca iki kemer ayakta kalmıştır.” [117]
Malatyalı hatırat yazarlarından A. Kekevyan, bölgeden ayrılmasının üzerinden onlarca yıl geçtikten sonra Anardzat Pıjişk hakkında önemli ayrıntılar vermektedir. Yazar, “babalarından ve dedelerinden işittiklerini” aktararak, bu manastırın bir ana mabetten ve sekiz veya daha fazla kiliseden oluştuğunu söylemektedir. Ayrıca farklı azizlere adanmış kırk sunağı bulunmaktaydı; kilise takvimindeki özel günlerde, azizlerin yortularında ve bayramlarda bu sunaklarda özel ayinler icra edilirdi. Eskiden manastırda, başlarında bir başrahip ve ruhani önder bulunduğu hâlde, hatırı sayılır sayıda keşiş yaşamaktaydı [118]. Ayrıca manastırın “ilaçsız şifalar”la ün kazandığı ve sürekli olarak çok sayıda ziyaretçiyi kabul ettiği de özellikle belirtilmektedir [119].
Kevork Melidinetsi (Topalyan), Anardzat Pıjişg hakkında şöyle yazmaktadır: “Kırk Asker’ın yıkılmış kırk sunağının ihtişamı.” [120] Malatya Ermenilerinin sözlü hafızasında korunmuş olan bu “Kırk Asker’ın kırk sunağı” rivayetinin, büyük ihtimalle 4. yüzyılın Hristiyan askerleri olan Surp Kırk Şehitler’in (Surp Karasun Mangants) hatırasıyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Tarihçi Episkopos Ukhdanes’in verdiği bilgiye göre, Kırk Şehitler zulüm sırasında bir kısmı Melitene kalesine, bir kısmı da çevredeki dağlık bölgelere sığınmış; daha sonra takip edilerek kılıçtan geçirilmişlerdir. İlerleyen dönemlerde onların şehadet yerlerine birçok kilise inşa edilmiş ve bu yapılar bölge halkı tarafından büyük saygı görmüştür [121]. Bu bilgiler, manastırda Kırk Şehitler’in anısına yapılmış bir şapelin bulunduğunu ve söz konusu rivayetin de bunun uzak bir hatırası olarak yaşadığını düşündürmektedir [122].
Anardzat Pıjişg Manastırı’nın harabelerini ve ayakta kalan kalıntılarını ilk tasvir eden kişi Rahip Karekin Sırvantzdyants olmuştur. “Ermenistan Seyyâhı” adlı eserinde yolculuğunu sürdürürken şöyle yazmaktadır: “Lusavoriç Manastırı’ndan inip Anardzat Pıjişg’e geldik. Burası ovada, küçük bir çıkıntının altında bulunan harap bir şapeldir; yalnız iki kemeri ayaktadır. Etrafında ise yıkıntı yığınları vardır.” Ve ekler: “Bir zamanlar mamur bir manastırmış.” [123]
Rahip Dırtad Balyan ise “Ermeni Manastırları” adlı eserinde şu bilgiyi vermektedir: “Bu Anardzat Pıjişg Manastırı ... çoktan harap olmuş manastırlar arasına katılmıştır; gerçi bugün hâlâ toprak yığınları, yer yer temel duvarları ve çökmüş odalar görülebilmektedir.” [124]
1903-1907 yılları arasında Malatya Ruhani Önderliği kaymakamı olan ve Pingyan kökenli Rahip Kevork Aslanyan, Malatya çevresindeki ayakta kalan ve sönmüş, yıkılmış manastırları yakından tanımış ve incelemiştir. Daha sonra bu konularda çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayımlamıştır. Anardzat hakkında konuşurken Aslanyan, 1860-1870’li yıllara kadar şapelin ayakta olduğunu ve burada dinî törenler yapıldığını belirtmektedir: “Bundan elli yıl önce kilise hâlâ ayaktaymış ve merhum Episkopos Sırabyon da burada Badarak icra etmişti.” [125] Yazar başka bir yerde ise, kendi görev yaptığı dönemde (1900’lü yılların başlarında), kutsal mekânın eski yapılarından yalnızca bir iki kemer ile birkaç yarı yıkık duvarın ayakta kaldığını; bunların da bir zamanların zengin ve mamur manastırının canlı tanıkları olduğunu yazmaktadır [126].
Anardzat Pıjişg Manastırı Hakkındaki Tanıklıklar
Anardzat hakkında önemli ve az sayıdaki bilgilerden bazılarını Kevork Melidinetsi vermektedir. Her ne kadar yazarın aktardığı bilgiler bütünüyle sözlü geleneklere dayanıyorsa da, kaynakların son derece sınırlı, hatta yok denecek kadar az olması sebebiyle, manastır etrafında şekillenmiş bu rivayetler birincil kaynak değeri taşımakta ve tarihî-tasvirî unsurlar içermektedir. Melidinetsi, Malatya manastırları arasında en eski ve en önemli olanın Anardzat Pıjişg olduğunu kabul etmekte ve manastırın özellikle 1250-1350 yılları arasındaki yüzyıllık dönemde gelişip yükseldiğini belirtmektedir [127]. Benzer bir başka rivayete göre ise Anardzat Pıjişg 10-12 asırlık bir geçmişe sahipti. Rivayetin devamında, Melitene prenslerinin manastırı özellikle bulunduğu güzel mevki nedeniyle kurdukları ifade edilmektedir [128].
Şunu da belirtmek gerekir ki, Malatya’daki diğer manastırlar hakkında anlatılan rivayetlerde olduğu gibi, Anardzat Pıjişg’e dair anlatılarda da, nereden ve nasıl ortaya çıktığı tam bilinmeyen birtakım soyutlanmış “prensler” karşımıza çıkmaktadır (hatırlanacağı üzere Surp Lusavoriç Manastırı’nı yaptırdığı söylenen “prens” de bunlardan biridir). Bunların, kuşkusuz, manastırın kuruluş dönemi ve tarihî olaylarla doğrudan bir bağlantısı bulunmaktadır. Tarihî kaynaklardan bilinmektedir ki, 11. yüzyılda Bizans İmparatorluğu’na bağlı Fırat havzasında, Ermeni yöneticiler tarafından idare edilen Ermeni prenslikleri kurulmuştu. Bu bakımdan, Malatya’da kuşaktan kuşağa aktarılan bu rivayetler dizisi, tarihî gerçek olaylar ve şahsiyetlerle paralellikler göstermektedir; nitekim bunların örnekleri Malatya tarihinin içinde mevcuttur. Özellikle Ermeni prens, Bizans kumandanı ve hükümdarı Filaretos Varajnuni (11. yüzyıl), Malatya yöneticisi Prens Gabriel (1055–1103) veya 1102 yılında Melitene üzerinde fiilî hâkimiyet kurmuş olan Prens Vasil (Koğ) ve diğerleri hatırlanabilir. Aynı çerçevede, Surp Pırgiç Manastırı’nın defalarca saldırıya ve yağmaya uğradığı, ancak dindar prensler tarafından yeniden inşa edildiği yönündeki rivayet de yer almaktadır. Bununla bağlantılı olarak, Meliteneli zengin ailelerin manastırı zenginleştirdikleri, imar ettikleri ve gelişmiş bir duruma getirdikleri de anlatılmaktadır [129].
Tarihî unsurlarla rivayetleri iç içe geçiren bu anlatılar zincirinin bir parçasını da manastırın yıkımı ve yağmalanması hakkında dolaşan hikâyeler oluşturmaktadır. Özellikle, Moğol-Tatar akınları sırasında (1141) manastırın hazinelerinin yağmalandığı belirtilmektedir [130]. Daha sonra ise Timur’un yıkıcı seferleri sırasında manastırın tamamen tahrip edildiği ve bundan sonra manastır hayatının sona erdiği anlatılmaktadır. Manastır hakkında mevcut bütün tanıklıklar ve kayıtlar, Anardzat’ın görkemli yapıları ve sahip olduğu mülklerle mamur ve zengin bir manastır olduğunu doğrulamaktadır. Malatyalılar geleneksel olarak: “Bu büyük ve görkemli manastırın yıkımı Timur’un eliyle olmuştur” derlerdi [131]. Bu inanç, aşağıdaki türkünün nakarat dizelerinde de ifade edilmektedir:
Pırgiç’i ve Pıjişg’i Timur yıktı,
Taşlarını elden ele Murat’a (Fırat’a) döktü [132].
Böylece manastır, keşişlerini ve onu himaye eden prenslerini kaybettikten sonra, manastır hayatı sona ermiş; ancak varlığını bir kutsal mekân ve ziyaretgâh olarak sürdürmüştür. Fiilen, bu dönemlerden itibaren manastır bölge Ermenileri için bir hac yeri hâline gelmiş; burada adaklar kesilmiş, adaklar yerine getirilmiş ve halk şenlikleri düzenlenmiştir.
Manastır, her ne kadar çoktan harap ve yıkık bir duruma düşmüş olsa da, Malatya Ermenilerinin en saygı duyduğu kutsal yerlerden biri olmaya devam etmiştir.
Anardzat Pıjişg hakkında bilgi veren A. Kekevyan’ın aktardığına göre, 1893 büyük depremine kadar ana mabet ile birkaç sunak kullanılabilir durumdaydı. İlk dönem yapılardan kalma bazı kalıntılar da ayaktaydı: yontma taşlardan yapılmış kalın duvarlar, bunlar arasında iki-üç insan boyu uzunluğunda ve aynı yükseklikte bir duvar; üzerinde ise bir Ermenice kitabe ve kırılmış bir haçkar hâlâ yerinde duruyordu [133]. Manastırda sürekli olarak bir zangoç-bekçi bulunuyor, ziyaretler ve dinî törenler gerçekleştiriliyordu. “Fakat büyük deprem,” diye yazar müellif, “o yüzyılların güzel ve hayırlı kurumuna bütünüyle son verdi; onu bir toprak ve taş yığınına çevirdi.” [134] Anlaşıldığı kadarıyla, deprem sonrasında tehlikeli hâle gelen Anardzat tamamen terk edilmiş, ziyaretler de giderek azalmıştır. Bu görüşü destekleyen bir başka tanıklık da K. Melidinetsi’nin şu ifadesidir: “Anardzat Pıjişg’in yıkılmasından sonra Surp Pırgiç Manastırı, ziyaretgâh olarak daha büyük önem kazanmıştır [135]. Bu kısa bilgi, Malatyalı yerel tarihçilerin şu kanaatini de desteklemektedir: 1895 yılına kadar Anardzat, Malatya Ermenilerinin en sevdiği ve en geniş katılımlı ziyaret yeri olmuştur. Malatyalı K. Taşcıyan da hatıralarında, 1889 yılında Anardzat Pıjişg’e ait şapelde icra edilen Surp Badarak’tan söz etmekte ve ayin sırasında “Halk diz çökmüş, büyük bir içtenlikle dua ediyordu” diye yazmaktadır [136].
Anardzat hakkında kısa bir değerlendirmede bulunduktan sonra Sırvantzdyants, yakın geçmişte meydana gelen bir olayı anlatmaktadır. Malatya’daki Katolik cemaatinin temsilcileri, hükümet aracılığıyla Anardzat’a sahip olmak ve burada yeni bir manastır inşa etmek için girişimde bulunmuşlardır. Her ne kadar ana cemaat bu gizli teşebbüsü o dönemde engellemeyi başarmışsa da [137], Sırvantzdyants bu konuda eleştirel bir değerlendirme yapmaktan geri durmaz: “Ermeniler yeni yeni uyanmışlardır; her ne kadar bunu engellemeyi başarmışlarsa da..., kendileri de hiç değilse şapeli onarmamışlardır.” [138]
Dikkat çekicidir ki, yıllar sonra aynı kaygıyı Peder Garabet Benneyan da dile getirmektedir. Onun sözlerinden, bu konuda hiçbir şeyin değişmediği anlaşılmaktadır. “Keşke millet evlatları bu manastırı onarmaya girişselerdi,” diye üzüntüyle yazan peder, burada bir okul kurulması hâlinde, “gelecek nesillere paha biçilmez bir hazine miras bırakılmış olacağını” belirtmektedir [139]. Yazar ayrıca, manastıra ait geniş arazilerin tamamen boş bırakılmış ve işlenmemiş durumda olmasından da üzüntüyle söz etmektedir. Oysa düzenli olarak işletilmeleri hâlinde bu topraklar ürün ve bereket kaynağına dönüşebilir, ayrıca gelir de sağlayabilirdi [140].
Malatya Episkoposluğu kaymakamı Rahip Khaçadur Der Ğazaryan, 1902 tarihli raporunda Anardzat Pıjişg hakkında şunları yazmaktadır: Geleneksel olarak anlatıldığına göre, bir zamanlar görkemli bir manastır olan Anardzat’ın çevresindeki geniş tarlalar ve bağlar eskiden manastıra aitti. Ancak bilinmeyen bir zamanda manastır yıkılmış, ona ait mülkler ise başkaları tarafından ele geçirilmiştir [141].
Manastırın çevresindeki geniş düzlükler ve yemyeşil bağlar, bir zamanlar zengin ve müreffeh olan bu manastırın sınırlarını açıkça ortaya koymaktaydı. Bu manzara hakkında Aslanyan şöyle yazmaktadır: “Tepeden gözlerimiz seyretmeye doyamazdı, ... çünkü manzaralar o kadar çeşitli ve zengindir; yeşilliklerin, ağaçların ve çiçeklerin türleri o kadar çok renklidir ki...”; ayrıca manastırın sağ tarafında bütünüyle “milyonlarca asmasıyla bir bağlık” bulunduğunu belirtmektedir [142]. Sırvantzdyants da hayranlıkla, manastırı çevreleyen “yeşil halılarla bezenmiş, son derece hoş” manzaradan söz etmekte; aynı zamanda manastıra ait arazilerin Türk ve Kürt ağaların eline geçtiğini kaydetmektedir [143].
Bazı kaynaklara göre, 1895 yılına kadar mabedin duvarları, kemerleri ve benzeri bölümleri kısmen ayakta kalmıştı. Ancak katliamlar sırasında, “zavallı Anardzat Pıjişg”in son izleri de ortadan silinmiştir [144].
İlaçsız ve Ücretsiz Hekim
Halk bu ziyaretgâha derin bir inanç beslemekteydi. Geleneksel olarak burası, Malatya Ermenilerinin “ilaçsız” ve “ücretsiz” hekimi olarak kabul edilirdi. Bu sebeple şehirden ve çevre köylerden kalabalık ziyaretçi toplulukları buraya akın ederdi [145].
Şifa verici özellikler, hem “hastaların yardımcısı” kabul edilen bu kutsal mekâna hem de onun suyuna atfedilmekteydi. Manastırın çevresi içinde, kaya içine oyulmuş büyük bir mağara bulunuyordu. Kayalığın alt kısmında geniş bir oyuk açılmakta olup, birkaç kişi rahatlıkla buradan içeri girebilirdi. Mağaranın içinde, soğuk ve hafif toprak tadı taşıyan bir su akmaktaydı. Bu suyun mineralli olması sebebiyle birçok hastalığa iyi geldiğine inanılırdı. Malatyalılar bu suyun şifa verici gücüne derin bir inanç besler ve manastırın harabelerini çoğunlukla tedavi amacıyla ziyaret ederlerdi [146]. Hatırat yazarı şöyle demektedir: “Daha bizim zamanımızda bile, onun harabelerini ziyaret edenler eksik olmazdı.” [147] Ziyaretçiler, Anardzat’ın şifalı suyuyla yıkanmak, onu merhem gibi vücutlarına sürmek için gelirlerdi. Yürüyemeyenler ve sakatlar için ise şişelere doldurulan su evlere götürülürdü [148]. Bu su ayrıca iç hastalıkları ve iç ağrıları bulunanlara ilaç niyetine içirilirdi. Özellikle dalak rahatsızlıkları üzerinde iyileştirici etkisinin bulunduğu kanıtlanmıştı. Söylendiğine göre, eklem ağrılarından muzdarip kişiler bu sudan içtiklerinde ve ağrıyan yerlerini bu suyla yıkadıklarında, ağrılarından tamamen kurtulurlardı [149]. Malatyalılar bu suyu “her derde deva”, “her türlü ağrının ilacı” sayarlar [150] ve onun mucizevi etkileri hakkında sayısız hikâye anlatırlardı [151].
A. Kekevyan, manastırın “Anardzat Pıjişg” adını bu sudan aldığını ileri sürmekte ve bunu şöyle açıklamaktadır: “Çünkü başvuranlardan ve şifa bulanlardan hiçbir ücret talep etmiyordu.” [152] Bununla birlikte, bu açıklamanın halk arasında gelişmiş bir yorum olduğu açıktır. Genel olarak, gerek manastıra atfedilen şifa verici özellikler, gerek mağara, gerek su ve gerekse bunlarla ilgili diğer anlam katmanları, manastırın koruyucu azizleri olan Kozma ve Damianos adlı “anardzat” (ücretsiz) hekimlerin hayatları ve şehadetleriyle doğrudan bağlantılıdır. Bilindiği üzere, Aziz Kozma ile Aziz Damianos ikiz kardeşlerdi; insanlar arasında dolaşır ve onları tedavi ederlerdi. Yaptıkları tedaviler karşılığında hiçbir ücret talep etmediklerinden dolayı kendilerine “Anardzat Pıjişgner” (Ücretsiz Hekimler) adı verilmişti. Bu bakımdan, Anardzat Pıjişg Manastırı etrafında oluşan rivayetler, gelenekler ve inançlar, özünde bu “şifa dağıtan” azizlerin hayatlarının ve davranışlarının bir yansımasıdır. Özellikle de, “manastırın yaptığı tedaviler için hiçbir zaman ücret almaması” [153] şeklindeki inanış, bu geleneğin bir devamı olarak görülmektedir.
Kaynakların aktardığı bilgiler, çeşitli tanıklıklar, manastırın şifa veren azizlerin adıyla anılması, ona atfedilen tedavi edici özellikler ve diğer inançlar, bu manastırın belki de erken Orta Çağ Ermeni kaynaklarında adı geçen Anardzat Pıjişg mucizekâr şehitlerinin kutsal emanetleri üzerine kurulmuş eski ziyaretgâhlardan biri olduğunu düşündürmektedir. Muhtemelen 11-12. yüzyıllarda, manastırların yükseliş döneminde, bu kutsal mekânın temelleri üzerinde manastır kompleksi inşa edilmiştir.

Memleketin Şenlik Yeri
Manastırın eteklerine yayılan Pınarbaşı’nın geniş havzası, çevredeki vadiler, dağlar ve tepeler, alp çayırları ile sık ormanlar ve ağaçlıklar, manastır çevresine ayrı bir çekicilik kazandırıyordu. Rivayete göre, eski zamanlarda bu bölgeler doğal zenginlikleri sayesinde yiğit avcıların avlanma, gezinti ve eğlence için tercih ettikleri yerlerdi [154]. Pınarbaşı’nın yeşil kadifeyi andıran kıyıları ise ziyaretlerin ve şenliklerin düzenlendiği başlıca mekânlardan biriydi. Malatyalı bir hatırat yazarı, manastırın eteğinden akan Pınarbaşı pınarını “memleketin şenlik yeri” ve “mesire yerlerinin kraliçesi” olarak nitelendirmektedir. Bu pınar, hayat veren ve şifa dağıtan suyuyla çok eski zamanlardan beri saygı gören bir yer hâline gelmişti [155]. Toplu ziyaretler devam ettiği sürece, ziyaretçiler Pınarbaşı çevresinde toplanmayı özellikle tercih ederlerdi.
Pınarbaşı Suyu
Manastırın önünde, kadifeyi andıran çimenlerle kaplı çayırlıkların arasında, birçok kaynak ve su gözünün birleşmesinden oluşan tabiî Pınarbaşı havzası uzanmaktaydı. Gümüş gibi parlayan sularında balıklar yüzmekteydi [156]. Rahip Aslanyan, eski zamanlarda bu kaynak başında ziyaretçilerin sıralar oluşturduklarını, buraya berrak suyuyla yıkanmak ve şifa bulmak amacıyla geldiklerini anlatmaktadır [157]. Bu durumun Malatya halk türkülerine de yansımış olması dikkat çekicidir: “Pınarbaşı’nın suyu kaynağından beri kutsanmıştır.” [158]
Malatya Ermenilerinin halk ve âşık geleneğine ait şarkı repertuvarından, Malatya’daki üç manastıra ilişkin tarihî hafızada birikmiş dikkat çekici çağrışımları yansıtan istisnai bir örnek sunuyoruz. Malatyalı K. Taşciyan’ın tanıklığına göre, bu tarihî manzume, Aşağı Şehir’deki (tarihî Melitene) Surp Stepanos Kilisesi’nin ayin kitaplarından birinin içine yazılmıştır. Müellif ayrıca, bu manzumeyi çocukluğunda babasının kendisine ezberlettiğini de belirtmektedir [159].
Ամենակալն Աստուած Աբգար առաքեց, Ասորւոց վիճակին թագաւոր կարգեց, Իր ողորմութեամբը Մելտին աւագեց, Զօրեղ Լուսաւորիչ, մեծդ Սուրբ Փրկիչ, Հիւանդաց օգնական Անարծաթ Բժիշկ: | Her Şeye Kâdir Tanrı, Apkar’ı gönderdi, |
| Մելիտինու քաղքին խազնա փարատեց, Աստուածային անուան Ս. Փրկիչ շինեց, Քառասուն խորնի վրայ սեղան հաստատեց, Զօրեղ Լուսաւորիչ... | Melitene şehrinin hazinesini bereketlendirdi, |
| Թադէոս առաքեալ հայոց թեմելին, Երեք հարուր վաթսունը վեց կամարին, Քառասուն խորան եւ քառասուն սեղանին, Զօրեղ Լուսաւորիչ... | Tadeos Havari, Ermenilerin temelinde, |
| Թադէոս առաքեալ ձեռօքը օծեց, Հաւատացեալ ժողովուրդը մկրտեց, Ի սուրբ մարմին եւ արիւնէն հաղորդեց, Զօրեղ Լուսաւորիչ... | Aziz Tadeos Havari, eliyle takdis etti, |
| Աբգար թագաւորն ալ մուրատին հասաւ, Ադինայ դրախտը ծաղիկ մը բուսաւ, Աստուածային լուսով լուսաւորեցաւ, Զօրեղ Լուսաւորիչ... | Kral Abgar da muradına erdi, |
| Ի Մելիտինու կ’ելլայ եայան ձիաւոր, Գոհանամին տակէն կ’երեւայ ուխտաւոր, Դուն ամմէնուս հասնիս Փրկիչ զօրաւոր, Զօրեղ Լուսաւորիչ... | Melitene’den çıkar yaya da, atlı da, |
| Բունար Պաշու ջուրը ակէն օրհնած է, Անարծաթ Բժիշկն ալ վրան շինուած է, Մելիտինու քաղաքը ջրին էհտաճ է, Զօրեղ Լուսաւորիչ... | Bunarbaşı’nın suyu kaynağından kutsanmıştır, |
| Մենք զարմանք կը մնանք Չինարի ծառին, Երանութիւն կու տաք Աբգար արքային, Ճեմալին կարօտն եմք Սուրբ Սոփիային, Զօրեղ Լուսաւորիչ... | Çınar ağacına hayran kalırız, |
| Զօրեղ Լուսաւորիչ վանքերուդ հայեց, Փրկիչն ու Բժիշկը Լէնկթիմուր քակեց, Քարերը ձեռքէ ձեռք Մուրատը թափեց: Զօրեղ Լուսաւորիչ... | Ey kudretli Lusavoriç, manastırlarına nazar eyle, |
| Զօրեղ Լուսաւորչայ աղօթքը հասաւ, Անգութ Լէնկթիմուրը շուտ ոչնչացաւ Քրիստոնեայ ազգը շատ պայծառացաւ Զօրեղ Լուսաւորիչ... | Kudretli Lusavoriç’in duası kabul oldu, |
| Սուրբ Փրկչայ դօռդան լարեցաք մէճլիս Մեղաւոր, անարժան կապեցաք թէճնիս Մեզ վերջի ճաշակնուս մահրում չի հանես: Զօրեղ Լուսաւորիչ... [160] | Surp Pırgiç’in kapısında meclis kurduk, Günahkâr ve değersiz kullar olarak destanımızı söyledik, Son nefesimizde bizi Kutsal Komünyon’dan mahrum bırakma, Ey kudretli Lusavoriç... [160] |
- [1] Peder Garabed Benneyan, Malatya’nın Topografik ve Etnografik İncelemesi ve Krikor Khantzyan’ın Malatya Ağzı, Malatya Eğitimseverler Cemiyeti Yerel Şubesi Merkez Yönetimi yayını, basım yeri ve tarihi belirtilmemiştir [Halep, 1942], s. 58. Ayrıca bkz. Mıgırdiç Vorperyan, “Malatya”, Pyurakn Haftalık Gazetesi, İstanbul, 1900, sayı 8, s. 117.
- [2] H. Wünsch, “Bek Dağı ve Malatya”, Hantes Amsorya, Viyana, 1892, sayı 1, s. 5. [İlk yayımlanışı: Wünsch J., Der Beg Dagh und Malatia, Mittheilungen der k. k. Geographischen Gesellschaft in Wien, 1891, sayı 8.]
- [3] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 58.
- [4] Rahip Dırtad Balyan, Hay Vanorayk (Ermeni Manastırları), derleyen: K. Avedyan, Vağarşapat, Kutsal Eçmiadzin Yayınları, 2008, s. 216.
- [5] Rahip Ğugas İnciciyan, Dünyanın Dört Kıtasının Coğrafyası, Cilt I, I. Kısım - Asya, Venedik - Surp Lazar, 1806, s. 322.
- [6] a.e. Yazar, manastır hakkında Kâtip Çelebi’den aktardığı bir rivayete göre, aslen Malatyalı olan Battal Gazi adlı paşa, çok sayıda ziyaretçiyle birlikte buraya ziyarete geldiğinde, Melek Ahmed Paşa 1646 yılında mabedin üzerine taştan bir kubbe yaptırmıştır. Her ne kadar verilen tarih Battal Gazi’nin yaşadığı döneme uymasa da, bu rivayet efsanevileşmiş şahsiyetle ilgili oldukça eski katmanlar içermektedir. Tarihî kaynaklara göre Battal Gazi, Bizans İmparatorluğu’na karşı yapılan savaşlar sırasında, yaklaşık 740 yılında hayatını kaybetmiş ve bu nedenle “gazi”, yani savaşçı unvanıyla anılmıştır. Onun adı ayrıca Eski Melitene yakınlarında bulunan ve Seyitgazi adıyla bilinen mevki ile de ilişkilendirilmektedir. Battal Gazi’nin türbesinin bulunduğu bu yer, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinden itibaren bir ziyaretgâh ve kutsal mekân hâline gelmiştir.
- [7] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 58.
- [8] Rahip Kevork Aslanyan, “Manastırlar Etrafında: Surp Lusavoriç ve Anardzat Pıjişg”, Masis Haftalık Gazetesi, İstanbul, 1906, sayı 20, s. 318.
- [9] Arşak Alboyacıyan, Malatya Ermenileri Tarihi - Topografik, Tarihî ve Etnografik İnceleme, Beyrut, Sevan Matbaası, 1961, s. 609.
- [10] Tarihî kaynaklardan bilindiği üzere, bu bölgede manastırların sayısı özellikle 11. yüzyıldan itibaren artmıştır. Bu dönemde, Vaspurakan nüfusunun bir bölümü, Kral Senekerim Ardzruni önderliğinde Küçük Ermenistan’ın Ermeni nüfuslu bölgelerine yerleşmiş ve Fırat havzası üzerinde hâkimiyet kurmuştur. Bu hâkimiyet alanının bir kolu, Fırat’ın sağ kıyısından Malatya’ya kadar uzanmaktaydı. Dikkat çekici olan, bu dönemde kurulan manastırların büyük bir kısmının Vaspurakan manastırların adlarını taşıması ve Ardzruni hanedanının hatıralarını yaşatmasıydı. Muhtemelen, işte bu dönemden başlayarak 20. yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdürebilen ender manastırlardan biri de Surp Krikor Lusavoriç Manastırı idi.
- [11] Bkz. Ermenice Elyazmalarının Kolofonları, V–XII. yüzyıllar, hazırlayan Artashes Matevosyan, Matenadaran, Yerevan, 1988, s. 100, 116, 157, 160…
- [12] a.e. Ayrıca bkz. Peder Hamazasb Vosgyan, Sivas, Harput, Diyarbekir ve Trabzon Vilayetlerindeki Manastırlar, Viyana, Mıkhitaryan Matbaası, 1962, s. 110–114.
- [13] Ermenice Elyazmalarının Kolofonları, V–XII. yüzyıllar.
- [14] a.e. Bkz. Rahip Ğevont İnciciyan, Dünyanın Dört Kıtasının Coğrafyası..., s. 322:
- [15] [G. J.] “Malatya’nın Parşömen Elyazması İncili”, Nor Malatya, ABD, 1953, sayı 1-4, s. 11.
- [16] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 58. Bkz. Aslanyan, Masis, s. 318. Dikkat çekici ve ilgi uyandırıcı olan husus, Krikor Lusavoriç’in Ermenistan’ın çeşitli bölgelerinde kilise ve manastırlar kurduğuna dair bilinen ve oldukça yaygın rivayetin, Malatya’da anlatılan yerel efsaneyle birleşmiş olmasıdır. Bu anlatıda manastırın kurucusu olarak doğrudan Krikor Lusavoriç değil, bir Ermeni prens karşımıza çıkmaktadır. Rivayete göre bu prens, Krikor Lusavoriç’in işaret ettiği yerde onun adına bir manastır inşa ettirmiştir.
- [17] Bkz. Simeon Lehatsi’nin Seyahatnamesi, Kroniği ve Hatıraları, yayına hazırlayan P. Nerses Akinyan, Viyana, Mıkhitaryan Matbaası, 1936, s. 190.
- [18] Alboyacıyan, Malatya Ermenileri…, s. 598.
- [19] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 58. Ayrıca bkz. Başepiskopos Kevork Aslanyan, “Bir Zamanlar Şöhretli Olan Harap Manastırlardan Parçalar”, Pazmaveb Dergisi, Venedik - Surp Lazar, 1937, sayı 12, s. 108-109.
- [20] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 58. Aslanyan, Pazmaveb, s. 109.
- [21] Benneyan, Malatya’nın Topografik…, s. 58.
- [22] a.e.
- [23] a.e.
- [24] a.e., s. 60.
- [25] Aslanyan, Pazmaveb, s. 108.
- [26] a.e., s. 109. Burada söz konusu olan, kuşkusuz Ermeni yazı ve minyatür sanatının başyapıtlarından biri olan ve Malatya şehrinin adıyla anılan meşhur elyazmasıdır. Gerçekten de, Surp Lusavoriç Manastırı’ndan söz ederken, genel olarak Malatya’nın, özel olarak da manastırın tarihiyle yakından ilişkili olan “Malatya İncili”ne değinmemek mümkün değildir. Bu değerli İncil, 19. yüzyılın sonlarına kadar Surp Lusavoriç Manastırı’nda muhafaza edilmiştir. Söz konusu eser, 1267–1268 yıllarında, Kilikya’daki Rumkale’de, ünlü müstensih ve müzehhip Toros Roslin tarafından, Katolikos Konstantin Bardzırberdtsi için ve Prens Hetum’a (sonradan II. Hetum) armağan edilmek üzere yazılıp resimlendirilmiştir. Daha sonraki dönemde, muhtemelen Kilikya Ermeni Krallığı’nın yıkılmasından sonra Malatya’ya getirilmiş ve yüzyıllar boyunca Surp Lusavoriç Manastırı’nda saklanmıştır. Bu sebeple elyazması, araştırmacılar tarafından “Malatya İncili” adıyla anılmıştır. Bu İncil’in kaderi, Malatya Ermenilerinin kaderiyle yakından bağlantılıdır. Manastıra yönelik saldırılar sırasında birkaç kez yağmalanmış, daha sonra halkın topladığı bağışlarla Türklerden geri satın alınmıştır. 1895-1896 Hamidiye katliamları sırasında, Surp Lusavoriç Manastırı’ndaki değerli kilise eşyaları ve elyazmalarıyla birlikte bu İncil de çalınmıştır. Bir süre sonra Adana’da satışa çıkarılmış, yerel ruhani liderlik istenen bedeli ödeyerek eseri satın almıştır. Ardından Malatya ruhani liderinin ve cemaat önderlerinin tekrar tekrar yaptıkları başvurular sonucunda İncil yeniden sahiplerine iade edilmiştir. 1915 yılında, Soykırım karmaşası sırasında, İncil Emval-ı Metruke Komisyonu’nun iki üyesi tarafından ele geçirilir. Hükümet, eserin çalındığını tespit ederek onu Harput Devlet Hazinesi’ne koymuş; buradan da diğer değerli elyazmaları ve kilise eşyalarıyla birlikte İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne gönderilmiştir (Alboyacıyan, Malatya Tarihi, s. 611). Daha sonra Kudüs’teki Surp Hagopyants Manastırı’na nakledilmiştir. 1975 yılında ise elyazması Yerevan’daki Maşdots Madenataranı’na bağışlanmış ve burada 10675 numara altında muhafaza edilmeye başlanmıştır (Bkz. Rahip Karekin Sırvantzdyants, Toros Ağpar Ermenistan Yolcusu, Cilt I, İstanbul, E. M. Dındesyan Matbaası, 1879, s. 327-331; ayrıca bkz. Ermenice Elyazmalarının Kolofonları, XIII. yüzyıl, s. 273. Karş. Maştots Madenataran Elyazmaları Kataloğu, Cilt III, hazırlayan A. Malkhasyan, Yerevan, Yerevan Üniversitesi Yayınları, 2007, s. 33, 88-89.
- [27] Bu Episkopos Simeon’a, Surp Krikor Lusavoriç Manastırı’ndan günümüze ulaşan elyazmalarının kolofonlarında da rastlanmaktadır. Burada kendisinden “yenilmez filozof ve Melitene’nin gözeticisi (ruhani önderi)” olarak söz edilmektedir.
- [28] Rahip Karekin Sırvantzdyants, Toros Ağpar, s. 313; Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 60. Ayrıca bkz. Aslanyan, Pazmaveb, s. 109. Kilisenin giriş kapısının lentosu üzerindeki kitabe, kaynaklarda farklı okumalarla ve zaman zaman hatalı biçimlerde aktarılmıştır. Karşılaştırmalı değerlendirme sonucu yapılan düzeltme tarafımızdan gerçekleştirilmiştir.
- [29] Vorperyan, Püragın, s. 117.
- [30] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 58. Ayrıca bkz.՝ Aslanyan, Pazmaveb, s. 108.
- [31] Benneyan, a.e.: Ayrıca bkz. Aslanyan, Masis, s. 319.
- [32] P. Andreas Aleksandryan, Ünlü Sebastia Şehrinin ve Ona Bağlı Bölgelerin Tarihi yahut Onun Başpiskoposluğu Tarihi, Venedik, Surp Lazar, 1911, s. 400.
- [33] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 58.
- [34] Rahip Karekin Sırvantzdyants, Toros Ağpar, s. 313, Aslanyan, Pazmaveb, s. 109:
- [35] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 563.
- [36] Aslanyan, Pazmaveb, s. 119.
- [37] Rahip Karekin Sırvantzdyants, Toros Ağpar, s. 311.
- [38] a.e., s. 312.
- [39] a.e., s. 312-313.
- [40] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 59.
- [41] Kevork Melidinetsi, Cinayetler (1915-1918), Boston, Hayrenik Matbaası, 1929, s. 33.
- [42] B. Arakelyan, “Bizim Manastırımız”, Bab Ukhti, 1949, sayı 50, s. 11.
- [43] B. Arakelyan, “Sanki Bir Masalmış Gibi”, Bab Ukhti, 1935, sayı 2, s. 11.
- [44] a.y.
- [45] Aslanyan, Masis, s. 318.
- [46] Melidinetsi, Cinayetler…, s. 33.
- [47] a.e., s. 32.
- [48] a.e., s. 33.
- [49] Garabed Nacaryan, Bab Ukhdi, 1935, sayı 3, s. 9.
- [50] Melidinetsi, Cinayetler…, s. 34.
- [51] Arakelyan, Bab Ukhdi, 1949, sayı 50 ,s. 9. Melidinetsi, Cinayetler…, s. 33.
- [52] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 59.
- [53] Vorperyan, Püragın, s. 117. Ayrıca Aslanyan, Pazmaveb, 109.
- [54] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 59. Ayrıca bkz. Aslanyan, Pazmaveb, 109.
- [55] Rahip Karekin Sırvantzdyants, Toros Ağpar Ermenistan Yolcusu, Cilt I, s. 313.
- [56] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 59.
- [57] a.y.
- [58] a.y.
- [59] Aslanyan, Masis, s. 319.
- [60] a.y.
- [61] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 58.
- [62] Aslanyan, Pazmaveb, s. 108.
- [63] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 59.
- [64] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 609.
- [65] Vorperyan, Püragın, s. 118.
- [66] a.y.
- [67] P. Andreas Aleksandryan, Ünlü Sebastia Şehrinin..., s. 400-401.
- [68] a.e., s. 401.
- [69] Rahip Dırtad Balyan, Ermeni Manastırları, s. 217.
- [70] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 609.
- [71] Aslanyan, Pazmaveb, 1938, s. 109. Aslanyan, Masis, s. 319.
- [72] Arakelyan, Bab Ukhdi, s. 10.
- [73] a.e., s. 11.
- [74] a.y.
- [75] Aslanyan, Pazmaveb, s. 109.
- [76] Arakelyan, Bab Ukhdi, s. 11.
- [77] Aslanyan, Masis, s. 319.
- [78] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 58. Aslanyan, Masis, s. 319. Rahip Dırtad Balyan, Ermeni Manastırları, s. 217.
- [79] Aslanyan, Pazmaveb, s. 109.
- [80] S. Apalakyan, Hatıralar ve Düşünceler, Bab Ukhdi, 1941, sayı 2, s. 7.
- [81] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 609.
- [82] a.e., s. 614.
- [83] Dr. Gates, misyoner Caleb Frank Gates (1857-1946). Harput Fırat Koleji’nin müdürlüğünü dokuz yıl yürütmüş; 1903-1932 yılları arasında ise İstanbul’daki Robert College’ın müdürü olarak görev yapmıştır.
- [84] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 614.
- [85] Arakelyan, Bab Ukhdi, s. 12.
- [86] a.e., s. 11-12.
- [87] a.e., s. 13.
- [88] Aslanyan, Masis, s. 119.
- [89] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 59.
- [90] Arakelyan, Bab Ukhdi, s. 9.
- [9 ] a.e.
- [92] a.e., s. 11.
- [93] Vorperyan, Püragın, s. 118. Daha sonraki yıllarda Malatyalılar bu kanyona “Ölüm Vadisi” adını vermişlerdir. Bilindiği üzere, Ermeni Soykırımı yıllarında Malatya, sürgün yolları üzerindeki önemli merkezlerden biri hâline gelmiş; binlerce Ermeni bu vadide sürülmüş ve öldürülmüştür. Bu kalabalıklar arasında Malatya Ermenileri de bulunmaktaydı. A. Şahan’ın İndara hakkında yazdığı ve şu dizeyle başlayan bir şiiri de vardır: “İndara, hayatın üzüm sıkacağı, ölüm vadisi...” (Bkz. Bab Ukhdi, 1936, sayı 4, s. 11.)
- [94] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 599. Bu rivayet, farklı varyantlarıyla Ermenistan’ın çeşitli bölgelerinde yaygın olarak anlatılmaktadır. En yaygın rivayetlerden birine göre, Krikor Lusavoriç hayatının son yıllarını Sebuh Dağı’nın eteklerinde, bir mağarada inzivaya çekilerek geçirmiştir.
- [95] Rahip Dırtad Balyan, Ermeni Manastırlar, s. 217.
- [96] Vorperyan, Püragın, s. 118. Rahip Dırtad Balyan, Ermeni Manastırlar, s. 217.
- [97] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 599.
- [98] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 49.
- [99] Kevork Melidinetsi, Manastır, Bab Ukhdi, 1936, sayı 1, s. 12.
- [100] Garabed Nacaryan, Okul Hayatından Anıları, Bab Ukhdi, 1935, sayı 3, s. 10.
- [101] a.y.
- [102] a.y.
- [103] Vorperyan, Püragın, s. 118. Ayrıca bkz. Rahip Dırtad Balyan, Ermeni Manastırlar, s. 217.
- [104] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 49.
- [105] a.y.
- [106] Vorperyan, Püragın, s. 118.
- [107] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 60. Ayrıca bkz. Aslanyan, Masis, s. 317. Aslanyan, Pazmaveb, s. 109.
- [108] Maşdots Madenataranı Ermenice Elyazmaları Ana Kataloğu, Cilt 4, hazırlayanlar A. Köşgeryan ve diğerleri, Yerevan, 2008, s. 330 (Yazma No. 1253).
- [109] P. Yeprem Boğosyan, Malatya Manastırları, Bab Ukhdi, 1951, sayı 56, s. 5, 7.
- [110] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 621-623.
- [111] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 63.
- [112] Hraçya Acaryan, Mesrop Maşdots’un Dördüncü Misyonerlik Faaliyeti”, s. 7. Bkz.: iling-spb.academia.edu/laacademiadelafluidezyelocuencia
- [113] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 63.
- [114] a.e., s. 60.
- [115] a.y.
- [116] a.y.
- [117] Aslanyan, Pazmaveb, s. 109.
- [118] A. K.[ekevyan], Bab Ukhdi, 1941, sayı 4 (28), s. 5.
- [119] a.y., s. 6.
- [120] K. Melidinetsi, Bab Ukhdi, 1936, sayı 1, s. 12.
- [121] Episkopos Ukhdanes, Ermenistan Tarihi, tercüme, önsöz ve açıklamalar Varak Arakelyan, Yerevan, Hayastan Yayıncılık, 2006, s. 87.
- [122] Mıgırdiç Vorperyan, tarihî Melitene’de ayrıca Kırk Şehitler adına adanmış bir adak sandığından da söz etmektedir. Bu durum, çok eski zamanlardan beri, hatta Hristiyan Kilisesi’nin ilk yüzyıllarına kadar uzanan bir dönemde, bu azizlere yönelik güçlü bir bağlılığın varlığına işaret etmektedir (bkz. Pyuragın, s. 116).
- [123] Rahip Karekin Sırvantzyants, Toros Ağpar, s. 313.
- [124] Rahip Dırtad Balyan, Ermeni Manastırlar, s. 217.
- [125] Aslanyan, Masis, s. 317. Ayrıca bkz: Aslanyan, Arevelyan Mamul, s. 517.
- [126] Aslanyan, Pazmaveb, s. 109.
- [127] Melidinetsi, Cinayetler…, s. 32.
- [128] A. K.[ekevyan], Bab Ukhdi, s. 5.
- [129] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 620-621.
- [130] Melidinetsi, Cinayetler…, s. 32.
- [131] a.e.. Ayrıca bkz. A. K.[ekevyan], Bab Ukhdi, s. 6.
- [132] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 62.
- [133] A. K.[ekevyan], Bab Ukhdi, s. 5.
- [134] a.y., s. 6.
- [135] Melidinetsi, Cinayetler…, s. 32.
- [136] K. Taşçıyan, Geçmiş Hatıralar, Bab Ukhdi, 1937, sayı 3, s. 9.
- [137] Rahip Karekin Sırvantzyants, Toros Ağpar, s. 314.
- [138] a.y.
- [139] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 63.
- [140] a.y.
- [141] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 619.
- [142] Aslanyan, Masis, s. 317.
- [143] Rahip Karekin Sırvantzyants, Toros Ağpar, s. 314.
- [144] Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 616.
- [145] A. K.[ekevyan], Bab Ukhdi, s. 6.
- [146] a.y., s. 5.
- [147] a.y.
- [148] a.y.
- [149] a.y. Ayrıca bkz. Aslanyan, Pazmaveb, s. 109.
- [150] A. K.[ekevyan], Bab Ukhdi, s. 5.
- [151] Aslanyan, Pazmaveb, 109.
- [153] a.y.
- [154] a.y.
- [155] a.y.
- [156] Rahip Karekin Sırvantzyants, Toros Ağpar, s. 314. Aslanyan, Pazmaveb, s. 109.
- [157] Aslanyan, Pazmaveb, s. 109.
- [158] a.y.
- [159] Taşçıyan, Bab Ukhdi, s. 9.
- [160] Benneyan, Malatya’nın Topografik..., s. 60-62. Alboyacıyan, Malatya Ermeni…, s. 616-617.











