Aziz Mesrop Dağı'nın yamaçlarında kurulu Palu şehri (Kaynak: Victor Pietschmann, Durch kurdische Berge und armenische Städte, Wien, 1940)

Palu - Yerel Yönetim

Palu şehrinin genel görünümü (kaynak: C.F. Lehmann-Haupt, Armenien Einst und Jetzt, 1919)

Öyle sanıyoruz ki Palu ilçesinin sosyo-ekonomik yapısı ve yerel makamlar sadece bu ilçeye özgü değildi. Bunun benzerlerini Ermeni dağlık bölgesinde ve çoğunlukla Kürt nüfusa sahip daha güneyde bulunan çeşitli bölgelerde bulmak mümkündü. Bunlar Osmanlı makamlarının kendi otoritelerini kurmakta daima zorlandıkları bölgelerdi, bu durum ise Kürt aşiret reislerinin, beylerinin ve ağalarının konumunun güçlenmesine yol açmıştı. 19. yüzyılın son çeyreğinde, İstanbul'daki Merkez yer yer bu güçlerin yerine Hamidiye alaylarını ikame etmeyi denemiştir; bunlar bir Kürt aşiret reisinin kumanda ettiği yarı resmi Kürt ordularıydı. Ama Palu ilçesinde, Hamidiye alayı yoktu; burada Kürt beyleri ve ağaları tek başlarına hüküm sürüyorlardı. Bu coğrafi bölge, gayrı resmi bir şekilde bu yerel egemenler arasında bölüşülmüştü. Rahip Boghos Natanyan 1877 yılına ait kitabında burada büyük otorite sahibi 13 bey olduğunu, onlara Kara Cimsid adının verildiğini belirtir [1]. Papaz Harutyun kitabında İbrahim, Rüşdi, Şükri ve Tevfik isimli dört bey üzerinde duruyor; yazar bu kişilerin Palu ilçesinin "gerçek sahipleri ve yöneticileri" olduklarını ve bu durumun Osmanlı Anayasası'nın ilanından sonra bile sürdüğünü belirtiyor [2]. İbrahim ve Rüşdi Sakrat köyünde ikamet eden iki kardeşti. Onların babası Necip Paşa idi. Ermeni kaynaklar Ermenilerin yaşadığı Sıgham ve Okhu'nun da aralarında bulunduğu kırka yakın köyün onların etki alanında bulunduğunu belirtmiştir. Havav, Til, Armıcan, Gülüşger ve Gharagerig köyleri Tevfik Beyin etki alanındaydı. Nor Kügh ve Nor Küghi Mırza Şükri beye tabiydi [3].

Bu beylerden herhangi birinin Palu şehrine girmesi tam bir törendi. Bey seçkin bir ata binmiş olurdu. Atın her iki yanında altı ve gümüş süslemeler gözükürdü. Beylerin giysileri zenginlik açısından da Kürt veya Ermeni Palu'luların giysilerinden farklı olurdu. Bu şahsiyetin yanından yine seçkin giysiler giymiş asık suratlı silahlı muhafızlar yürürdü. Palu'daki Türk ve Ermeni ahali beyin geçişi sırasında ayağa kalkıp beyi selamlamak zorundaydı [4].

Büyük toprak sahipleri bu beylerdi. Ermeni ve Kürt köylülerin tarıma elverişli arazilerinin büyük kısmı onlara aitti [5]. Onlar özellikle bu köylere saygı ve korku yayarlardı. Anlatıldığına göre Ermeni köylü maddi açıdan kendisi için güzel bir ev inşa edebilecek durumda olsa da, buna asla cesaret edemezdi. Köylerdeki en güzel evin o bölgedeki beye ait olması kabul gören bir kuraldı [6]. Ermeni veya Kürt köylü sıkça beyi için ücretsiz toplu hizmetler vermek zorundaydı, mesela onun için odun toplamak, ev inşa etmek, katırlarını ödünç vermek gibi. Güç uygulamasının başka bir tezahürü de farklı köylerde yaşayan bir kız ve bir erkeğin evlenmesi durumudur. Buna göre, Ermeni erkek başka bir köyden bir kızla evlenirse, o halde bu iki ayrı yerin Kürt beyleri bu evliliğe onay vermek durumundadır; bu onay ise genellikle rüşvet verilerek sağlanır [7]. Başka durumlarda, erkeğin evlilik teklifi kızın ailesi tarafından geri çevrilmiş ise, o erkek beyin duruma müdahil olmasını rica edebilir. O zaman beyin dayatmasıyla evlilik gerçekleşebilir [8].

Kürt beyler istedikleri anda çok kısa sürede kendilerine sadık insanlardan veya tebalarından silahlı birlikler oluşturabilirler. Bu durumda yerel Osmanlı makamlarının rolü ne olur? Şehirde oturan Osmanlı kaymakamı Kürt egemenlerin bu ezici kuvveti karşısında çok zayıf kalır. Onun emrinde insan gücü, özellikle de asayişi sağlayan güvenlik kuvveti yoktur. Beylerin işledikleri cinayetler, suçlar çoğu zaman yerel devlet yetkilileri tarafından çaresiz bir insanın tahammülüyle karşılanır. Ama her kanun ihlalinin de bir "sınır"ı vardır. Temelde, Palu yerel makamları bu çeşitli ağalar ve beylerden oluşan toplumsal sistemin içinde bir tür hakem rolü oynarlar. Özellikle Kürt beyler arasında da büyük bir rekabet olduğunun altını çizmek gerekir. Öyle ki, yerel Osmanlı makamlarının bu durumda genellikle güçsüz gözüktükleri doğrudur ama, paradoks şudur ki bu bölgede sosyo-ekonomik asgari dengeleri koruyanlar da kendileridir. Kaymakam genellikle şu veya bu bey fiilen kendisi için belirlenmiş sınırları ihlal ettiğinde ve bu şekilde mevcut sosyo-ekonomik dengeyi bozduğunda müdahalede bulunur. Sorun bu kadar ciddi bir hâl aldığında, Osmanlı makamları cezai önlemlere başvurmayı denerler ve bu amaçla yakın bölgelerde konuşlanmış Osmanlı ordusunun müdahalesini sağlarlar.

Sakrat köyünden İbrahim ve Rüşdi beyler ile Til köyünden Tevfik (veya Teyfur) bey arasında rekabet de böyle bir durumdu. 1908 yılında, Sakrat beyleri kendi silahlı birlikleriyle Gülişger köyünü ele geçirmek amacıyla rakip Kürt beyinin üstüne saldırırlar. Bu da zaten Osmanlı makamları tarafından tanınan sınırların veya kurulu sosyal dengenin vahim bir ihlali, bölgede istikrarsızlık yaratmaya dönük bir eylem olarak görülür. Asi beyler tutuklanırlar; Diyarbakır'da yargılanırlar, belli bir süre hapsedilirler. Ama ileride, çeşitli baskı ve müdahalelere boyun eğen makamlar beyleri Palu'ya dönmek üzere serbest bırakırlar [9].

Böyle bir bağlamda, Ermeni nüfus Kürt beylerini, yerel makamlara şikâyet edemez. Adalet mekanizması yerel düzeyde fiilen mevcut değildir. Var olan da yüzeyseldir ve beylerin mutlak hakimiyetine ve keyfi uygulamalarına karşı dengeleyici bir güç oluşturamaz. Bu nedenle, Ermeni, Türk veya Kürt, sıradan Palu'lunun herhangi bir kanun ihlalini (hırsızlık, cinayet, vs.) yerel adli makamlara bildirmediği sık sık anlatılır. Söz konusu adli makamlara karşı derin bir güvensizlik hissi mevcuttur. Dahası, adaletin beylerin elinde bir alet olduğu kanaati hakimdir, dolayısıyla sıradan Palu'lu adalete başvurmaktan kaçınır. Ama bu durum daha ziyade günlük suçlarla ilgilidir, yerel makamların bu konulara müdahale etmek için ne gücü, ne de iradesi olmadığını Palu'lular da pek iyi bilmektedir. Bunun dışında, bir bey tarafından atılan adımın bir Ermeni köyünün tüm yaşam tarzını, hatta geleceğini tehlikeye attığı bazı olaylar da yaşanmıştır. Böyle durumlarda, yerel makamlara başvuruda bulunulur.

Kürt köylünün beylerin uyguladığı çeşitli baskılar karşısında yerel makamlara kendisinin de şikâyetçi olup olmadığını bilmiyoruz. Ermenilerin şikâyet etmek için açık ve kalıcı bir adrese başvurduklarını biliyoruz: O adres Babıali idi, İstanbul'daki hükümet merkezi. Buna göre, Palu'dan gönderilen şikâyet dilekçeleri, önce Ermeniler tarafından İstanbul'daki Ermeni Patrikhanesi'ne gönderilirdi, Patrikhane uygun gördüğünde dilekçeleri Babıali'ye teslim ederdi [10]. Rahip Boghos Natanyan'ın da sıkça tekrarladığı gibi, bu şikâyet dilekçelerinin de genellikle sonuçsuz kalması ise başka bir mesele idi.

Büyük toprak sahibi bu beylerin gücü karşısında Ermeni ya da Kürt köylü genellikle topraksız veya mülksüz bir maraba idi. Tanzimat yıllarında gerçekleştirilen toprak reformlarına rağmen, Palu'da maraba sisteminin fiilen varlığını sürdürdüğünü biliyoruz. Bu reform yıllarında, Palu'nun bazı köyleri kendilerine baskı yapan ve kendilerini sömüren beylere karşı davalar açmış ve Kürt beylerinin bu mutlak hakimiyetinden belli ölçüde kurtulmayı başarmışlardır. Ama bunlar geçici zaferlerdi. İmparatorlukta yaşanan değişiklikler beylere kaybettikleri konumlara yeniden kavuşmak ve yeniden güçlenmek için daima fırsatlar sunuyordu.

Aşar, veya devlet vergisi

Beylerin ve ağaların gücü net bir şekilde devlet vergilerinin tahsilat yönteminden kaynaklanır. Bu vergilerin başlıcası, aynı zamanda Osmanlı hazinesinin en önemli gelirlerinden olan aşardır. Aşar vergisi ziraat ürünlerinden alınır. Palu ilçesinde, aşar vergisinin toplanması hakkında Papaz Harutyun'un aktardığı bilgiler boldur, özellikle de kendisi şahsen köyde ikamet ettiği için, bütün bunları yakından görmüş ve bu deneyimleri yaşamıştır. İlk etapta devlet aşar toplama işine doğrudan karışmaz. Papaz Harutyun'a göre bunun nedeni, bu gibi uzak taşra bölgelerine devlet memuru göndermenin masraflı olmasıdır. Buna karşın, Devlet köylerin tüm aşar vergilerini açık artırmaya çıkarıp, yerel zenginlere satmayı daha uygun görmüştür. Dolayısıyla Osmanlı hazinesi aşar tutarını bu şekilde peşin tahsil eder. Aşarı satın alan ise, onu toplama, depolama, nakletme ve son olarak satma işini üstüne almalıdır. Açık artırma Palu ilçesi hükümet binasının avlusunda, mahsül olgunlaşma aşamasına geldiğinde yapılır. Açık artırma tarihi önceden resmen ilan edilir. Belirlenen gün aynı avluda aşarı satın almaya aday zenginler toplanırlar; Palu kaymakamlığı idare meclisinin üyeleri de hazır bulunurlar; bu üyeler arasında Palu Ermenileri dini önderi ve iki başka Ermeni üye de bulunur. Ardından, tellal yüksek sesle birinci köyün adını okur, onun satışa sunulduğunu ilan eder (bunu köyün aşarının satılması olarak anlamak gerekir), ve adaylara fiyat teklifi vermeleri için çağrıda bulunur. Açık artırma bu şekilde başlar; adaylar kendi fiyat tekliflerini sunarlar; fiyat yükselir ve sonunda bir veya iki kişi kalır. O zaman, bu aday veya iki aday mevcut resmi organ huzurunda garantiler vermek durumundadır; ancak bundan sonradır ki, açık artırma senedini imzalarlar. Aşar artık onu satın alana aittir ve Devlet bundan sonraki işlemlere artık karışmaz [11]. Devlet organları yalnızca aşarı satın alan kişi ile köylüler arasında hasat konusunda ihtilaf doğarsa müdahale eder. Bu tür olaylar sırasında güvenlik güçlerinin müdahalesi genellikle aşarı satın alan kişi lehine gerçekleşir [12].

Palu'da aşarı sürekli satın alan 3-4 kişi vardır; bunlar yerli etki sahibi beylerdir. Açık artırmaya katılanlar hep bunlardır; öyle ki aşarı toplamak gayrı resmi olarak bu kişilerin "hakkı" olmuştur. Başkaları açık artırma işlemine katılmaya cesaret edemezler; zira aynı beylerin bunu kendi imtiyazlarına karşı yapılmış bir tecavüz olarak algılayacaklarından ve bu nedenle onların kaçınılmaz bir şekilde tepki göstereceklerinden emindirler. Sıkı bir rekabetin olmadığı bu koşullarda, açık artırma fiyatları da yükselemez. Öyle ki, bütün bu işlemi Osmanlı Devlet Hazinesi için zarar olarak görmek mümkündür. Bu sistemden faydalanan belli başlı insanlar ise tabii ki beylerdir. Papaz Harutyun bu çerçevede, aşarı açık artırmayla genellikle her yıl 6000 kuruşa satılan bir köyü örnek olarak göstermektedir. Aynı yazar, beylerin açık artırmaya katılamadığı bir vaka da olduğunu anlatmaktadır. O zaman aşarın bedeli 30000 kuruşa yükselmiştir [13].

Bahsi geçen şahıs aşar vergisini toplama hakkını elde ettikten sonra köyleri şahsen gezmez. Aşar toplama işi için şayna veya şahna (muhtemelen Türkçesi: şahne) adı verilen temsilcilerini bu yerlere gönderir. Bu görevleri yürütenlere mültezim (iltizam yöntemine göre vergi toplayan kişi) veya aşarcı da denir. Köylü aşarcıları en iyi şekilde ağırlamak, köyde kaldığı tüm süre boyunca bazen de onlara rüşvet vermek zorundadır; aksi takdirde, onlar beyin yanında köylüye iftira atabilirler; bunun da köy açısından ciddi sonuçları olabilir. Şayet aşar tahıl ile ilgili ise, köylü şahnanın köye gelişine kadar buğdayı veya arpayı harmanda dövmüş olur. Harmanda dövülmüş ve hâlâ samanla karışık tahıldan yığınlar oluşturulur ve bunlar günlerce bu vaziyette kalabilir. Bütün mesele şudur ki, köy şahnanın köye gelmesini ve harman savurma işlemini başlatmak için onun vereceği izni beklemelidir. Sonunda şahna o kadar beklenen işareti verir ve harman savurma işlemi başlar. Bu işlem esnasında şahna için harmanın yanında dallardan ve yapraklardan yapılmış bir çadır kurulmuş olur; o harman savurma işlemini buradan takip eder [14]. Bundan sonra, samandan ayrılmış ve temizlenmiş tahıllarla çeşitli taraflarında şahnanın onlarca mührünü taşıyan bir yığın oluşturulur. Burada da ölçüm işlemleri başlayana dek günlerce sürebilecek bir bekleme süresi olur. Bu esnada, hiç kimse yığınlara dokunamaz, mühürleri bozamaz. Öyle ki, köylüler çok dikkatli davranırlar ve tüm bu bekleme aşaması boyunca hayvanları ve insanları yığından uzak tutmaya çalışırlar. Köylü aynı zamanda şahnanın gönlünü almalı, onu iyi ağırlamalı, rüşvet vermelidir, ta ki o sonunda tenezzül edip tahılı ölçmeyi kabul edene kadar.

Ölçüm sırasında köyün kiziri (beyin o köydeki temsilcisi), şahna ve yazıcısı, köyün büyüğü veya reisi, ve ayrıca büyük bir kalabalık hazır bulunur. Köyün kiziri ve köyülerden biri birlikte 60 kg ağırlık ölçebilen kila adında bir ölçek tutarlar. Bundan sonra Şahna emir verir ve onlar ahşap küreklerle yığındaki tahılı bu ölçeğin içine doldurmaya başlarlar. Bu ilk kila tamamen dolduğunda, içeriğini yığından biraz uzak bir yere boşaltırlar. Tahıl boşaltılırken kizirin Türkçe ve yüksek sesle "bir, Allah'ım, bir!diye bağırması gelenektir. Böylece ilk ölçüm yapılmış olur. Sonraki kilaları doldurup boşaltma görevini bu kez köylüler üstlenirler. İkinci kilanın boşaltılması esnasında, kizir bu kez "iki, bereket!" diye bağırır. Ölçüm işlemi yığından sadece az bir kısım kaldığında sona erer. Bu kısım geleneksel olarak fakirlere ayrılır ve buna galamas veya yerel lehçede galamasd adı verilir [15].

Maraba ölçülen bu tahılın yarısını genellikle bir Kürt beyi veya ağası olan kendi toprak sahibine teslim etmek zorundadır. Aşar vergisi kalan yarısı üzerinden alınır. Papaz Harutyun aşar (Ermenice ondalık) oranının kelime anlamıyla anlaşılmaması gerektiğini belirtir. O daha fazladır ve genellikle sekiz buçukta bire eşittir, başka bir deyişle yüzde 11,76'dır. Aynı yazara göre, aşarın kalan tahılın yedide birine eşit, yani yüzde 14,28 olduğu vakalar da olmuştur. Köylü aşarı ve bunun yanı sıra toprak sahibine ait mahsulün yarısını kağnılar ve eşeklerle beylerin ambarlarına taşımakla yükümlüydü. Ardından, sıra alacaklılara gelirdi. Bunlar genellikle aynı köyden zanaatkârlar olurdu: çiftçi köylü için yıl boyunca iş yapmış demirci, kunduracı, boyacı gibi. Dolayısıyla, onlar ücretlerini tahıl olarak tahsil etmek için köy hayatındaki bu önemli günü beklerlerdi. Sadece bütün bunlardan geriye kalan kısım köylünün eline geçerdi [16].

Şu halde, buğday ve arpa gibi harmandan geçen tahıllar aşara tabiydi. Bunlar dışında, bağ, bostan, yonca (büyükbaş hayvanlarda yem olarak kullanılan bir ot türü), ağaçlıklar da aşara tabiydi.

Aşar bağlardan farklı bir prosedürle toplanır. Buna göre, bağbozumundan birkaç gün önce, şahna köye gelir; ardından yanında köyün melikleri, reis, kizir, yazıcı, muhamminleri (değer biçenler) ve bunun yanı sıra birkaç bağ sahibi ile birlikte bağları ziyaret eder. Burada bağların tüm mahsulünü ölçmek için, her bağın sadece birkaç bağ çubuğu gözden geçirilir. Müfettişlerin gözünde mahsulün miktarını belirleyen bunların üzerindeki üzümün miktarı olacaktır. Miktar ne kadar yüksek takdir edilirse, bağ sahibinin de o kadar yüksek oranda aşar ödemesine karar verileceği açıktır. Yerli köylüler olan muhamminler, üzüm mahsulünün miktarını önce kendileri belirlerler. Şahna onların söylediği rakama itiraz edebilir ve bu durumda da o daha yüksek bir rakam söyler. O zaman şahna ile muhamminler arasında tartışma çıkar. Değer biçenler tabii kendi verdikleri miktarın doğru olduğunu iddia edebilirler, aynı zamanda onlar şahnaya çok kibar davranırlar. Bu demektir ki, miktarın nihai olarak belirlenmesinde pek çok şey muhamminlere bağlıdır. Onlar bağ sahibini esirgemek isterlerse şahnayı ikna etmenin bir yolunu bulurlar. Ama bağ sahibi ile değer biçen arasında eski bir ihtilafın, garezin olduğu vakalar da görülür. Bu durumda, muhammin kasıtlı olarak şahnaya bol üzümü olan bağ çubuklarını gösterebilir, bu şekilde mahsule biçilen değeri büyük oranda yükseltir. Böyle durumlarda köyün reisine ve meliklere de müdahale hakkı tanınır; onlar da bağ sahibini savunabilirler ve bu şekilde değer biçme sorununu askıda bıraktırabilirler. Mahsulün miktarı daha sonra iki farklı deftere kaydedilir; ardından mühürlenir. Defterlerden birini şahna kendisi saklar; diğeri ise köyün yazıcısında kalır. Ondan sonra, bütün grup köye geri döner; burada askıda kalan sorunlar birer birer çözüme kavuşturulur. Bu durumda, bahsi geçen bağın sahibi bütün grubu evine davet eder; orada şahna için rakı veya şarapla özel bir masa donatılmış olur. Bu ziyafet ortamında köyün melikleri şahnaya dalkavukluk etmeye başlarlar. Sonunda o bağ sahibinin talebini kabul eder; mahsulün miktarı nihai olarak belirlenir, mühürlenir ve defterler bu yıl için böylece kapanır. Köyde bağbozumu ancak şahna köyden ayrıldıktan sonra başlar [17].

Palu ilçesindeki en büyük Ermeni köyü olan Havav'da, mahsulün tartılarla ölçüldüğünü de biliyoruz. Başka bir deyişle, her bağdan bağ çubuklarındaki mahsül toplanır, ardından bunlar tartılır ve aşar vergisi buna göre tespit edilir. Bu işlem esnasında da bir yandan köyün temsilcileri ve diğer yandan aşarı tahsil eden görevliler hazır bulunur.

Pamuktan alınan aşarı tespit etme işlemi bağ örneğindekine çok benzer. Ekimin ortalarında veya Kasımın başında, yani pamuk hasadından hemen önce, şahna köye gelir ve yine bütün bir grupla birlikte tarlaları ziyaret eder ve inceler. Ardından, her tarladan alınan mahsulün miktarı tespit edilir; defterlerde kayıt altına alınır, imzalanır ve mühürlenir. Pamuk hasadı ancak bundan sonra başlar [19].

Genel izlenim Osmanlı Devleti'nin Palu ilçesinde, yerel hayatta hiç varlık göstermediği yönündedir. Tabii Devlet'in varlığı, bu vakada yine beyler aracılığıyla, aşarın toplanması veya askere alma işlemleri sırasında hissedilir. Fiilen 300 köy içeren bu kaymakamlıkta hiçbir hekim bulunmamaktadır, Birinci Dünya Savaşı'ndan sadece birkaç yıl önce şehre yerleşmiş olan bir eczacı vardır. Doğumların ve ölümlerin kaydedildiği bir resmi kütük mevcut değildir, en azından köylerde durum böyledir. Cenazeler devlet formaliteleri yapılmadan hemen gömülür. Bunun anlamı bölgede gerçek bir nüfus sayımı yapılmamış olduğudur [20].

[1] Kıdemli Rahip Boghos Natanyan, Ermenistan''ın gözyaşları veya Palu, Harput, Çarsancak, Cabagh Çuri ve Erzincan raporu, 1883, İstanbul, sayfa 49-50.

[2] Papaz Harutyun Sarkisyan (Alevor), Palu, gelenekleri, eğitim ve aydınlanma durumu ve lehçesi, Sahag-Mesrob basımevi, Kahire, 1932, sayfa 180-182.

[3] Mesrob Grayan, Palu. Palu yaşamından manzaralar, hatıralar, vezinli şiirler ve düzyazı sayfaları, Kilikya Katolikosluğu basımevi, 1965, Antilyas, sayfa 462.

[4] Aynı kaynak, sayfa 462.

[5] Natanyan, a. g. e., sayfa 55.

[6] Sarkisyan, a. g. e., sayfa 236.

[7] Natanyan, a. g. e., sayfa 54.

[8] Parunag Topalyan, Köyüm Okhu, Hayrenik basımevi, Boston, 1943, sayfa 98-103.

[9] Grayan, a. g. e., sayfa 463.

[10] Sarkisyan , a. g. e., sayfa 6.

[11] Aynı kaynak, sayfa 159 -160.

[12] Aynı kaynak, sayfa 105.

[13] Aynı kaynak, sayfa 105.

[14] Aynı kaynak, sayfa 104 106.

[15] Aynı kaynak, sayfa 107 -109.

[16] Aynı kaynak, sayfa 109.

[17] Aynı kaynak, sayfa 159 -161.

[18] Papazyan, a. g. e., sayfa 133-134.

[19] Sarkisyan , a. g. e., sayfa 46.

[20] Aynı kaynak, sayfa 253.